Aman.Be: Türk ögrenci forum'u - Forum Turkse studenten

Algemeen - Genel Konular => Film & Muziek => Konuyu başlatan: elaman üzerinde 09 Nis, 2007, 21:41:06



Konu Başlığı: Video Of The Day
Gönderen: elaman üzerinde 09 Nis, 2007, 21:41:06
Hier zullen we uitleg geven ivm de video van de dag; en kan er ook commentaar gegeven worden. Jullie kunnen ook zelf een video voorstellen voor de volgende dag.

Die van vandaag is een clip van REM:

When your day is long and the night
The night is yours alone
When you're sure you've had enough of this life
Well hang on
Don't let yourself go, 'cause everybody cries
and everybody hurts, sometimes ...

Sometimes everything is wrong,
Now it's time to sing along
When your day is night alone (hold on, hold on)
If you feel like letting go (hold on)
If you think you've had too much of this life
Well hang on

'Cause everybody hurts
Take comfort in your friends
Everybody hurts
Don't throw your hand, oh no
Don't throw your hand
If you feel like you're alone
no, no, no, you're not alone

If you're on your own in this life
The days and nights are long
When you think you've had too much
of this life, to hang on

Well everybody hurts,
sometimes, everybody cries,
And everybody hurts ...
sometimes
But everybody hurts sometimes
So hold on, hold on, hold on, hold on, hold on,
hold on, hold on, hold on, hold on, hold on

Everybody hurts
You're not alone


http://www.lyricwiki.org/R.E.M.:Everybody_Hurts


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: elaman üzerinde 14 Nis, 2007, 21:43:32
Een sketch uit "Monty Python - The Meaning Of Life"

OBSTETRICIAN:
So, it's a bit bare in here today, isn't it?
DOCTOR SPENSER:
Yes.
OBSTETRICIAN:
Yes. More apparatus, please, nurse: the E.E.G., the B.P. monitor, and the A.V.V.
NURSE #1:
Yes. Certainly, Doctor.
DOCTOR SPENSER:
And, uh, get the machine that goes 'ping'.
OBSTETRICIAN:
And get the most expensive machines, in case the administrator comes.
[clunk]
[exciting music]
That's it. Bring in the other machines. Right over here.
DOCTOR SPENSER:
[whistling]
OBSTETRICIAN:
That's it. Just behind me.
[music stops]
Lovely. Lovely. Jolly good. That's better. That's much, much better.
DOCTOR SPENSER:
Yeahhh, that's more like it.
OBSTETRICIAN:
Eehhh. Still something missing, though.
DOCTOR SPENSER:
Hm?
OBSTETRICIAN:
Hmmm. Mmmmm.
[snap]
OBSTETRICIAN and DOCTOR SPENSER:
Patient!
OBSTETRICIAN:
Yes.
DOCTOR SPENSER:
Where's the patient?
OBSTETRICIAN:
Anyone seen the patient?
DOCTOR SPENSER:
Patient?
NURSE #1:
Aah! Here she is.
DOCTOR SPENSER:
Bring it over here.
[clank]
Mind the machines!
NURSE #1:
Sorry, Doctor Spenser.
OBSTETRICIAN:
Come along!
DOCTOR SPENSER:
Come along.
NURSE #1:
Jump up there. Up!
MRS. MOORE:
Ehh.
OBSTETRICIAN:
Hallo. Now, don't you worry.
DOCTOR SPENSER:
We'll soon have you cured.
OBSTETRICIAN:
Leave it all to us. You'll never know what hit you.
DOCTOR SPENSER:
Good-bye!
OBSTETRICIAN:
Good-bye.
DOCTOR SPENSER:
Drips up!
OBSTETRICIAN:
Injections!
DOCTOR SPENSER:
Can I put the tube in the baby's head?
OBSTETRICIAN:
Only if I can do the epesiotomy.
DOCTOR SPENSER:
Okay.
OBSTETRICIAN:
Okay. Uh, legs up! Doctor, come in. Come on in, all of you. That's it. Jolly good.
DOCTOR SPENSER:
Come along.
OBSTETRICIAN:
Come along. Spread 'round there. Uh, who are you?
MR. MOORE:
I'm the husband.
OBSTETRICIAN:
I'm sorry. Only people involved are allowed in here. All right.
MRS. MOORE:
What do I do?
DOCTOR SPENSER:
Mhm. Yes?
MRS. MOORE:
What do I do?
DOCTOR SPENSER:
Nothing, dear. You're not qualified!
OBSTETRICIAN:
Leave it to us!
MRS. MOORE:
What's that for?
OBSTETRICIAN:
That's the machine that goes 'ping'.
[ping]
You see? That means your baby is still alive!
DOCTOR SPENSER:
And that's the most expensive machine in the whole hospital!
OBSTETRICIAN:
Yes, it cost over three quarters of a million pounds.
DOCTOR SPENSER:
Aren't you lucky?!
NURSE #2:
The administrator is here, doctor.
OBSTETRICIAN:
Switch everything on!
[exciting music]
[ping]
MR. PYCROFT:
Morning, gentlemen.
RANDOM:
Morning.
MR. PYCROFT:
Morning, gentlemen.
DOCTOR SPENSER:
Morning!
OBSTETRICIAN:
Morning, Mr. Pycroft.
DOCTOR SPENSER:
Morning, Mr. Pycroft.
MR. PYCROFT:
Oh, very impressive. Very impressive. And what are you doing this morning?
[music stops]
OBSTETRICIAN:
It's a birth.
MR. PYCROFT:
Aahh. What sort of thing is that?
DOCTOR SPENSER:
Well, that's when we take a new baby out of a lady's tummy.
MR. PYCROFT:
Wonderful what we can do nowadays.
[ping]
Aah! I see you have the machine that goes 'ping'. This is my favourite. You see, we lease this back from the company we sold it to, and that way, it comes under the monthly current budget and not the capital account.
[applause]
Thank you. Thank you. We try to do our best. Well, do carry on.
NURSE #1:
Ooh, the vulva's dilating, doctor.
OBSTETRICIAN:
Oh, yes, there's the head. Yes, four centimetres. Five-- Six centimetres.
DOCTOR SPENSER:
Lights!
OBSTETRICIAN:
Amplify the 'ping' machine.
[ping]
DOCTOR SPENSER:
Masks up!
OBSTETRICIAN:
Suction!
DOCTOR SPENSER:
Eyes down for a full house!
OBSTETRICIAN:
Here it comes!
BABY:
[crying]
OBSTETRICIAN:
And... frighten it! Thank you.
[whock]
DOCTOR SPENSER:
And the rough towels!
OBSTETRICIAN:
Show it to the mother. That's enough.
DOCTOR SPENSER:
Right! Sedate her!
OBSTETRICIAN:
Number the child.
DOCTOR SPENSER:
Measure it, blood type it, and isolate it!
[whump]
NURSE #1:
Okay.
[clap clap]
Show's over.
OBSTETRICIAN:
Jolly good.
RANDOM:
[mumbling] ...everyone.
OBSTETRICIAN:
Jolly good.
MRS. MOORE:
Is it a boy or a girl?
OBSTETRICIAN:
Now, I think it's a little early to start imposing roles on it, don't you? Now, a word of advice. You may find that you suffer for some time a totally irrational feeling of depression: 'P.N.D.', as we doctors call it. So, it's lots of happy pills for you, and you can find out all about the birth when you get home. It's available on Betamax, VHS, and Super Eight.
[ping]


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: elaman üzerinde 25 Nis, 2007, 18:51:53
Video Of The day is een kortfilm van Erol Baykal. Hij is de voorzitter van de Turkse Studentenvereniging Leuven (TSL) en is tevens lid van het forum (met de nickname baykal).

Beschrijving van de kortfilm is als volgt:

Karanlık (Darkness) is an short suspense-movie. Special thanks to Jeff Brown who helped me out with the story and camera.

The movie is filmed with
- a generic brand digital photocamera with video function.
- a generic brand webcam.

Most of the special effects are done in Blender (http://www.blender.org/)


http://www.youtube.com/watch?v=b1AJjgoH928


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: elaman üzerinde 31 May, 2007, 20:51:05
Cem Karaca - Sende Başını Alıp Gitme

Ben suyumu kazandım da içtim
Ekmeğimi böldüm de yedim
Alkışı duydum ihaneti gördüm
Sesim de oldu sessizliğimde
Seviştiğimde oldu benim

Sen de başını alıp gitme ne olur
Ne olur tut ellerimi
Hayatta hiç birşeyim az olmadı senin kadar
Ve hiçbirşeyi istemedim
Seni istediğim kadar
Sende başını alıp gitme ne olur
Ne olur tut ellerimi 


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: PatentinBanaAit üzerinde 31 May, 2007, 21:06:08
abi bu adama bosuna ustad dememisler ya



Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: elaman üzerinde 03 Haz, 2007, 00:00:13
Zeki Müren - Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar

Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar,
Yeryüzünde sizin kadar yalnızım,
Bir haykırsam belki duyulur sesim,
Ben yalnızım, ben yalnızım, yalnızım.

Kaderim bu böyle yazılmış yazım,
Hiçkimsenin aşkında yoktur gözüm,
Bir yalnızlık şarkısı çalar sazım,
Ben yalnızım, ben yalnızım, yalnızım.

Çekmediğim dert kalmadı dünyada,
Hangi gönle girdimse kaldı izim,
Taşa geçer kendime geçmez sözüm,
Ben yalnızım, ben yalnızım, yalnızım.

Kaderim bu böyle yazılmış yazım,
Hiçkimsenin aşkında yoktur gözüm,
Bir yalnızlık şarkısı çalar sazım,
Ben yalnızım, ben yalnızım, yalnızım.


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: elaman üzerinde 08 Haz, 2007, 17:09:16
Emel Sayin - Yagdir Mevlam Su

çatlayan dudaklara
sararan yapraklara
kuruyan topraklara
yağdır mevlam su
yağdır mevlam su

alev saracak kadar
yandım yanacak kadar
suya kanacak kadar
yağdır mevlam su

toz duman savrulurken
gül çimen kavrulurken
can tenden ayrılırken
yağdır mevlam su
yağdır mevlam su

alev saracak kadar
yandım yanacak kadar
suya kanacak kadar
yağdır mevlam su

suya hasret güllere
sana açık ellere
tutuşan gönüllere
yağdır mevlam su
yağdır mevlam su

alev saracak kadar
yandım yanacak kadar
suya kanacak kadar
yağdır mevlam su


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: AyBaLa üzerinde 08 Haz, 2007, 17:14:25
Bencede yagdir mevlam SU  w00t  (bleh)


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: DidO üzerinde 10 Haz, 2007, 01:18:44
Candan Ercetin - Elbette

Güneş her akşam batıp her gün doğuyorsa
Çiçekler solup solup tekrar açıyorsa

En derin yaralar kapanıyorsa
En büyük acılar unutuluyorsa

Neden korkulur hayatta söyleyin bana
Ben neden hep aynı kalayım söyleyin bana

Elbette bazen çiçek açıp bazen solacağım
Elbette daldan dala konup sonra uçacağım
Elbette bazen hızla dönüp bazen duracağım
Elbette bazen söyleyip bazen susacağım

İnanmadım asla inanamam
Herşeyin bir sonu olduğuna

Elbette bugün ağlıyorsam yarın güleceğim
Elbette önce çekip gidip sonra döneceğim


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: DidO üzerinde 14 Haz, 2007, 20:22:31
Bulutsuzluk Ozlemi - Sözlerimi geri alamam

Sözlerimi geri alamam
Yazdığımı yeniden yazamam,
Çaldığımı baştan çalamam,
Bir daha geri dönemem.

Akıyorsa gözyaşım kurumasın,
Coşup seven gönlümse durmasın,
Dost bildik anılarım çağırmasın,
Bir daha geri dönemem.

Hiç bi kere hayat bayram olmadı ya da
Her nefes alışımız bayramdı.
Bir umuttu yaşatan insanı.
Aldım elime sazımı.

Yine aşınca çayın suyu boyunu
Belki yeniden karşıma çıkacaksın.

Göz göze durup bakınca
Göreceğiz,
Neyiz ve nerelerdeyiz,
Bilemiyoruz
Şimdi...


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Admin üzerinde 23 Haz, 2007, 03:09:08
Sezen Aksu & Levent Yuksel - Vazgectim.


Vazgeçtim...
Gözlerinden,
Vazgeçtim...
Sözlerinden
Bir ah de yeter.
Sessizce, kimsesizce,
Gönderdim dudaklarımı
Öpme al yeter.

Hiç tanımaz tenim ellerini,
Bilmez yüreğim bilmez yüreğini
Ah bu koku, bu ten, bu dokunuş
Ah bu delilik sarsar bedenimi
Yok olma zamanı şimdi...



Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: PatentinBanaAit üzerinde 26 Haz, 2007, 13:48:28
Kazim koyuncunun son konserinden: http://www.youtube.com/watch?v=dWOjNcDioH0


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: DidO üzerinde 28 Haz, 2007, 11:05:46


Bir Ayten Alpman klasigi : Tek basina

Uzun zamandır hasret kaldım yüzüne
Muhtacım inan senin bir tek sözüne
Yalvarsam ağlasam kapansam dizine
Döner miyiz yine eski günlere

Söyle buldun mu aradığın aşkı söyle
Yoksa yalnız mısın sen yine
Benim gibi boynu bükük
Gözü yaşlı tek başına

Yine eskisi gibi beraber olsak
Ne olur sanki geçenleri unutsak
Hayat bitse dünya dursa
Ölüm bile olsa biz hiç ayrılmasak...


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: elaman üzerinde 02 Tem, 2007, 23:20:11
http://www.youtube.com/watch?v=t_nFgx4k8lg

Yılmaz Erdoğan - Yeni bir sayfada sana bakmak

her şey yapılabilir
bir beyaz kağıtla
uçak örneğin uçurtma mesela
altına konulabilir
bir ayağı ötekinden kısa olduğu için
sallanan bir masanın
veya şiir yazılabilir
süresi ötekilerden kısa
bir ömür üzerine.

bir beyaz kağıda
her şey yazılabilir
senin dışında
güzelliğine benzetme bulmak zor
sen iyisi mi sana benzemeye çalışan
her şeyden
bir gülden bir ilk bir sonbahardan sor
belki tabiattadır çaresi
senin bir çiçeğe bu kadar benzemenin
ve benim
bilinci nasırlı bir bahçıvan çaresizliğim
anlarım bitkiden filan
ama anlatamam
toprağın güneşle konuşmasını
sana çok benzeyen bir çiçek yoluyla

sen bana ışık ver yeter
bende filiz çok
köklerim içimde gizlidir
gelen giden açan soran bere budak yok
bir şiir istersin
“içinde benzetmeler olan”
kusura bakma sevgilim
heybemde sana benzeyecek kadar
güzel bir şey yok

uzun bir yoldan gelen
tedariksiz katıksız bir yolcuyum
yaralı yarasız sevdalardan geçtim
koynumda bir beyaz kağıt boşluğu
her şeyi anlattım
olan olmayan acıtan sancıtan
bilsem ki sana varmak içindi
bütün mola sancıları
bütün stabilize arkadaşlıklar
daha hızlı koşardım
severadım gelirdim
gözlerinin mercan maviliğine

sana bakmak
suya bakmaktır
sana bakmak
bir mucizeyi anlamaktır

sağa sola bakmadan yürüdüğüm yollar tanıktır
aşk sorgusunda şahanem
yalnız kelepçeler sanıktır
ne yazsam olmuyor
çünkü bilenler hatırlar
hem yapılmış hem yapma çiçek satanlar
bahçıvanlar değil tüccarlardır
sen öyle göz
sen öyle toprak ve güneş ortaklığı
sen teninde cennet kayganlığı iken
sana şiir yazmak ahmaklıktır

bir tek söz kalır
dişlerimin arasından
ben sana gülüm derim
gülün ömrü uzamaya başlar

verdiğim bütün sözler
sende kalsın isterim
ben sana gülüm derim
gül sana benzediği için ölümsüz
yazdığım bütün şiirler
sana başlayan bir kitap için önsöz

sana bakmak
bir beyaz kağıda bakmaktır
her şey olmaya hazır
sana bakmak
suya bakmaktır
gördüğün suretten utanmak
sana bakmak
bütün rastlantıları reddedip
bir mucizeyi anlamaktır
sana bakmak
Allah’a inanmaktır


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: DidO üzerinde 06 Tem, 2007, 01:00:21


Baris Akarsu - Islak islak

Gecenin nemi mi düşmüş gözlerine
Ne olur ıslak ıslak bakma öyle
Saçını dök sineme derdini söyle
Yeter ki ıslak ıslak bakma öyle

Sürerim buluttan tarlaları
Yağmurlar ekerim göğün göğsüne
Güneşte demlerim senin çayını
Yüreğimden süzer öyle veririm

Ben feleğin şu çarkına çomak sokarım
Ben feleğin tekerine çomak sokarım
Yeter ki ıslak ıslak bakma öyle




Rahmetle aniyoruz kendisini...


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: DidO üzerinde 09 Tem, 2007, 00:40:02

Sebnem Paker - Dinle

Hic gecmiyor gunler sensiz geceler yine kimsesiz
Ah! sevdigim nerdesin? kimdesin?
Dinle

Deli askinin sonu var midir?
Diye sormadan severim seni
Aci dinmedin, gece bitmeden
Yola dusmeden bulurum seni
Bana yar midir?adi var midir
Diye sormadan bilirim seni
Goze girmeden, dile gelmeden
Yuze gulmeden, severim seni

Ah! sevdigim nerdesin? kimdesin?
Sana sormaya, varmiyor dilim
Dinle

Sorsaydin adi var midir?
Gercekten bana yar midir?
Bilseydim sonu var midir?
Sessizce severim seni


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: DidO üzerinde 09 Tem, 2007, 19:53:35
Baris Manço & Cem Karaca - Uzun ince bir yoldayim  [Asik Veysel]

Uzun ince bir yoldayım
Gidiyorum gündüz gece
Bilmiyorum ne haldayım
Gidiyorum gündüz gece


Dünyaya geldiğim anda
Yürüdüm aynı zamanda
İki kapılı bir handa
Gidiyorum gündüz gece


Uykuda dahi yürüyom
Kalkmaya sebep arıyom
Gidenleri hep görüyom
Gidiyorum gündüz gece


Kırk dokuz yıl bu yollarda
Ovada dağda çöllerde
Düşmüşüm gurbet ellerde
Gidiyorum gündüz gece


Düşünülürse derince
Irak görünür görünce
Yol bir dakka miktarınca
Gidiyorum gündüz gece


Şaşar Veysel işbu hâle
Gâh ağlaya gâhi güle
Yetişmek için menzile
Gidiyorum gündüz gece







Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: elaman üzerinde 11 Tem, 2007, 14:51:44
The Chemical Brothers - Do it again
http://www.youtube.com/watch?v=xidZW3x8AGo

i'll sing the pump electric (x 8)

("Do it again" always surrounding the voice)

Oh my god what have I done?
All I wanted was a little fun
Got a brain like bubble gum

Blowing up my cranium.

Turn of my ro-botic brain.
All my thoughts are all the same (all insane)

Paint my face and bang my drum. Throw my bone up to the sun. Bang my drum and paint my face. Pump my cave to hyperspace.


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: elaman üzerinde 15 Tem, 2007, 19:20:21
Göksel, Teoman  - Tas Bebek (http://www.youtube.com/watch?v=q1WLRtZHHAk)

Tek bir derdin var kıyafet
Hayatın hep ziyafet
Peki nerde kaldı zerafet
Affet beni ama sözlerim ağar olacak
2 dakika sabret beyinin içi çok loş
Kurduğun hayaller hep bomboş
Sokaklarda pahalı olsa olurmusun bizimle sarhoş

(solist Göksel)
Boşver kılıfımı boşver benim içim güzel
Boşver süsü püsü boşver sade sade bana gel

İnce iş yürümek yüksek topuklarda adımlarım karışır
Çok geç kalmışım kimi beğendiysem
Bütün hakkı saklıdır

Boşver kılıfımı boşver benim içim güzel
Boşver süsü püsü boşver sade sade bana gel

(solist Teoman)
Biranda dağılmış başım nefesim akmış boğazımdan
Heryerde adım varmış o yüzden okumuş yazmış dünyam
Ne çığlık ne de sessizlik çare olmuş ama
Aşık olunca arada
Başkalarının gözleri kimin umrunda

(solist Göksel)
Boşver kılıfımı boşver benim içim güzel
Boşver süsü püsü boşver sade sade bana gel

Kelebekler şahaneler ama her bahar kışa varır
Taş Bebek değilim melekte ama aklım iyi çalışır

Boşver kılıfımı boşver (Solist Teoman: Başkalarının gözleri) benim içim güzel

(Solist Teoman: Kimin umrunda)
Boşver süsü püsü boşver (Solist Teoman: Başkalarının gözleri) sade sade bana gel

(Solist Teoman: Kimin umrunda)
Boşver kılıfımı boşver benim içim güzel
Boşver süsü püsü boşver sade sade bana gel
Sade sade bana gel


(solist Ferman)
Tek bir derdin var kıyafet
Hayatın hep ziyafet
Peki nerde kaldı zerafet
Affet beni ama sözlerim ağar olacak
2 dakika sabret beyinin içi çok loş
Kurduğun hayaller hep bomboş
Sokaklarda pahalı olsa olurmusun bizimle sarhoş)


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: elaman üzerinde 18 Tem, 2007, 02:21:04
Erkin Koray - Yalnızlar Rıhtımı (http://www.youtube.com/watch?v=LP-1vNjEdig)

Bir ben miyim perişan
Gecenin karanlığında
Yosun tuttu gözlerim
Yalnızlar rıhtımında

Bütün gece ağladım
Dalgalar kucağında
Geceler ben ve deniz
Yalnızlar rıhtımında

Bir beni mi unuttular
Uçup gitti martılar
Geceler ben ve deniz
Yalnızlar rıhtımında


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: elaman üzerinde 20 Tem, 2007, 02:56:05
Nil Karaibrahimgil - Bu mudur (http://www.youtube.com/watch?v=UzDmcFo-Dhg)

kalbim vurulmuş mudur?
çarpıp durmuş mudur?
bu mudur?

modern zamanlarda aşk
yorulmuş mudur?
bu mudur?

yanıp sönerken ne güzeldi
ne güzeldi ne güzeldi
kayıp giderken ne güzeldi
ne güzeldi ne güzeldi

senin kalbin boş mudur?
çalsam evde kimse yok mudur?
bu mudur?

modern zamanlarda aşk
dibdidududu mudur?
bu mudur?

nefesler tutulmuş mudur?
atmısferde aşk yok mudur?
bu mudur?

modern zamanlarda aşk
buharlaşıp uçmuş mudur

bu mudur?


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: AyBaLa üzerinde 20 Tem, 2007, 13:53:51
bu mudur?
Budur!  (laugh)


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: DidO üzerinde 24 Tem, 2007, 17:27:25
Pinhani - Hele bi gel

İçinden geleni söyle,kalırsa yazık olur.
Hayata küsüverirsin,hüzünler seni bulur.
Bişeyler yapabilirsem güzel gözlerin için,
Başından geçeni anlat,masaldır benim için.

Hele bir gel,uzaklar sana gelir,
Sen hele bir gel,bütün dertler bitiverir.
Hepseni bulur,uzun zor sıkıcı günler,
Yazık olur,hadi gel kurtar bizi...


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: elaman üzerinde 28 Tem, 2007, 00:16:39
http://www.youtube.com/watch?v=rX8wVb9_lyc

CUMHURİYETİN 10. YILDÖNÜMÜ NEDENİYLE
ATATÜRK'ÜN NUTKU - ORİJİNAL

Türk Milleti!

Kurtuluş savaşına başladığımızın 15'inci yılındayız. Bugün
cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır.

Kutlu olsun!

Bu anda büyük Türk milletinin bir ferdi olarak bu kutlu güne kavuşmanın
en derin sevinci ve heyecanı içindeyim.

Yurttaşlarım!

Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, Temeli, Türk
kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyetidir. Bundaki
muvaffakiyeti Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber
olarak azimkarane yürümesine borçluyuz. Fakat yaptıklarımızı asla kafi
göremeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve
azmindeyiz. Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medeni memleketleri
seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah, vasıta ve
kaynaklarına sahip kılacağız. Milli kültürümüzü muasır medeniyet
seviyesinin üstüne çıkaracağız. Bunun için, bizce zaman ölçüsü geçmiş
asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket
mefhumuna göre düşünülmelidir. Geçen zamana nispetle, daha çok
çalışacağız. Daha az zamanda, daha büyük işler başaracağız. Bunda da
muvaffak olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü, Türk milletinin karakteri
yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir. Çünkü Türk
milleti milli birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve
çünkü, Türk milletinin yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda,
elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir.

Şunu da ehemmiyetle tebarüz ettirmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti
olan Türk milletinin tarihi bir vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda
yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz
çalışkanlığını, fıtri zekasını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara
sevgisini, milli birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve
tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek milli ülkümüzdür. Türk milletine
çok yaraşan bu ülkü, onu, bütün beşeriyete hakiki huzurun temini yolunda,
kendine düşen medeni vazifeyi yapmakta, muvaffak kılacaktır.

Büyük Türk Milleti,

On beş yıldan beri giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vaat eden çok
sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin hiçbirinde, milletimin
hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım. Bugün, aynı
iman ve katiyetle söylüyorum ki, milli ülküye, tam bir bütünlükle
yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu, bütün medeni alem,
az zamanda bir kere daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün
unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki
inkişafıyla, atinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi
doğacaktır.

Türk Milleti!

Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını daha büyük
şereflerle, saadetlerle huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim.

Ne mutlu Türküm diyene!

Ankara, 29 Ekim 1933
CUMHURİYETİN 10. YILDÖNÜMÜ NEDENİYLE
ATATÜRK'ÜN NUTKU - YENİ TÜRKÇE

Türk Ulusu!

Kurtuluş Savaşı'na başladığımız 15'inci yılındayız. Bugün
cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır.

Kutlu olsun!

Bu anda büyük Türk Ulusunun bir bireyi olarak, bu kutlu güne kavuşmanın
en derin sevinici ve coşkunluğu içindeyim.

Yurttaşlarım!

Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk
kahramanlığı ve yüksek Türk Kültürü olan Türkiye Cumhuriyetidir. Bundaki
başarıyı, Türk Ulusunun ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak
azimle yürümesine borçluyuz. Fakat yaptıklarımızı hiçbir zaman yeterli
görmeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak zorunluluğunda ve
azmindeyiz. Yurdumuzu dünyanın en bayındır ve uygar ülkeleri düzeyine
çıkaracağız. Ulusumuzu en geniş refah araç ve kaynaklarına sahip
kılacağız. Ulusal kültürümüzü çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne
çıkaracağız. Bunun için, bize zaman ölçüsü geçmiş yüzyılların gevşetici
görüşüne göre değil, çağımızın hız ve hareket kavramına göre
düşünülmektedir. Geçen zamana oranla, daha çok çalışacağız. Bunda da
başarılı olacağımıza kuşkum yoktur. Çünkü Türk ulusunun karakteri
yüksektir. Türk ulusu çalışkandır. Türk Ulusu zekidir. Çünkü Türk Ulusu,
ulusal birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Çünkü Türk
Ulusunun yürütmekte olduğu yükselme ve uygarlık yolunda, elinde ve
kafasında tuttuğu meşale, müsbet bilimdir. Şunu da önemle belirtmeliyim
ki, yüksek bir insan topluluğu olan Türk Ulusunun tarihsel bir niteliği
de, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki
ulusumuzun yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, doğuştan
zekasını, bilime bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, ulusal birlik
duygusuna ara vermeden ve her türlü araç ve önlemlerle besleyerek
geliştirmek ulusal ülkümüzdür. Türk ulusuna çok yaraşan bu ülkü, onu,
bütün insanlığa gerçek huzurun sağlanması yolunda, kendine düşen uygarca
vazifeyi yapmakta başarılı kılacaktır.

Büyük Türk Ulusu!

Onbeş yıldan
beri, giriştiğimiz işlerde başarı vaat eden çok sözlerimi işittin.
Mutluyum ki, bu sözlerimin, hiçbirinde, ulusumun, hakkımdaki güvenini
sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım. Bugün, aynı inanç ve kesinlikle
söylüyorum ki, ulusal ülküye, tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk
Ulusunun büyük ulus olduğunu bütün uygar dünya, az zamanda, bir kere daha
tanıyacaktır. Hiçbir an kuşkum yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük uygar
niteliği ve büyük uygar yeteneği, bundan sonra ki gelişmesi ile,
geleceğin yüksek uygarlık ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.

Türk Ulusu!

Sonsuzluğa akıp giden her on yılda, bu büyük ulus bayramını daha büyük
onurla, mutluluklarla, huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim.

Ne mutlu Türküm diyene!

29 Ekim 1933



Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: elaman üzerinde 29 Tem, 2007, 00:02:30
http://www.youtube.com/watch?v=QKnzGsiTj48

ATATÜRK'ÜN TÜRK GENÇLİĞİNE HİTABESİ - ASIL METİN

Ey Türk Gençliği!

Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza
ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur. Bu temel, senin, en
kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazineden mahrum etmek
isteyecek, dahili ve harici, bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve
Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde
bulunacağın vaziyetin imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkan ve
şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve
Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir
galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın
kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları
dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün
bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde
iktidara sahip olanlar gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde
bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini,
müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakru
zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evladı!

İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk İstiklal ve
Cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil
kanda mevcuttur.

Ankara, 20 Ekim 1927
ATATÜRK'ÜN TÜRK GENÇLİĞİNE HİTABESİ - YENİ TÜRKÇE

Ey Türk Gençliği!

Birinci ödevin; Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyetini, sonsuzluğa değin
korumak ve savunmaktır.

Varlığının ve geleceğinin biricik temeli budur. Bu temel, senin en
değerli güven kaynağındır. Gelecekte de, yurt içinde ve dışında, seni bu
kaynaktan yoksun etmek isteyen kötücüller bulunacaktır. Bir gün,
bağımsızlığını ve cumhuriyetini savunmak zorunda kalırsan; ödeve atılmak
için, içinde bulunacağın durumun olanaklarını ve koşullarını
düşünmeyeceksin! Bu olanaklar ve koşullar çok elverişsiz olabilir.
Bağımsızlığına ve cumhuriyetine kıymak isteyecek düşmanlar, bütün dünyada
benzeri görülmedik bir utku kazanmış olabilirler. Zorla ve aldatıcı
düzenlerle sevgili yurdunun bütün kaleleri alınmış, bütün gemilikleri ele
geçirilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve yurdun her köşesine düşman
girmiş olabilir. Bütün bu koşullardan daha acıklı ve korkunç olmak üzere,
yurdunda, iş başında bulunanlar, aymazlık ve sapkınlık içinde
olabilirler. Üstelik, hainlik de yapabilirler. Daha kötüsü, iş başında
bulunan kişiler, kendi çıkarlarını, yurduna girmiş olan düşmanların
siyasal erekleriyle birleştirebilirler. Ulus, yoksulluk ve sıkıntı içinde
ezgin ve bitkin düşmüş olabilir.

Ey Türk geleceğinin gençliği!

İşte, bu ortam ve koşullar içinde bile ödevin, Türk bağımsızlığını ve
Cumhuriyetini kurtarmaktır! Bunun için gereken güç, damarlarındaki soylu
kanda vardır!


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: dyllek üzerinde 29 Tem, 2007, 00:42:54
cok saol manager, ekledigin yazilar ve videolar icin....Forumdaki herkesin, bunlari tekrar tekrar izleyip, okuyup, kendilerine gelmelerini diliyorum ;)


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: PatentinBanaAit üzerinde 29 Tem, 2007, 00:44:44
cok saol manager, ekledigin yazilar ve videolar icin....Forumdaki herkesin, bunlari tekrar tekrar izleyip, okuyup, kendilerine gelmelerini diliyorum ;)

aslinda sadece izlemekle, okumakla veya dinlemekle olmuyor, sanki akpliler dinlemedimi??  ;)
anlamak lagzim


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: dyllek üzerinde 29 Tem, 2007, 01:05:56
haklisin, ama iste o biraz zor cunku anlamak istemiyorlar maalesef...gozleri boyamis, bitakim seylere kanmis insanlar bunlar...





Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: elaman üzerinde 29 Tem, 2007, 13:13:02
cok saol manager, ekledigin yazilar ve videolar icin....Forumdaki herkesin, bunlari tekrar tekrar izleyip, okuyup, kendilerine gelmelerini diliyorum ;)
ama Atatürk'ün ilkelerini bi siyasi ideoloji olarak görenler benim burda onun ideolojilerinin propagandasini yaptigim için bana kiziyordur :)

Atatürk'ü çekemeyen varsa Türkiye'ye birdaha ayagini bile basmasin diyorum.


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: dyllek üzerinde 29 Tem, 2007, 15:42:26
cok saol manager, ekledigin yazilar ve videolar icin....Forumdaki herkesin, bunlari tekrar tekrar izleyip, okuyup, kendilerine gelmelerini diliyorum ;)
ama Atatürk'ün ilkelerini bi siyasi ideoloji olarak görenler benim burda onun ideolojilerinin propagandasini yaptigim için bana kiziyordur :)

Atatürk'ü çekemeyen varsa Türkiye'ye birdaha ayagini bile basmasin diyorum.

onlar gecmisini bilmeyen (bilmek istemeyen) insanlar benim gozumde.. keske ataturk olmasaydida, kole olsaydik, secim hakkimiz olmasaydi, kadinlar dahada fazla ezilseydi, ozgurlugumuz olmasaydi diyolar herhalde...hangi mantikla dusunuyorlarsa artik...Ataturkun propagandasi olmaz,  olamaz zaten...herkes ona tesekkur edecegine, bu tur sacma sapan, ayrica hicte komik olmayan, fikralar anlatiyo...Umarim uyanirlar uykudan...ama biraz zor, korlesmisler cunku...

bu tur videolar ve yazilarla ataturku anmamiz cok onemli bence...o yuzden haklisin, sevmiyolarsa onun bize binbir zorlukla, halkiyla beraber yan yan savasarak sundugu Turkiye Cumhuriyetinde, isleri yok, gelmesinler...


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: elaman üzerinde 12 Ağu, 2007, 11:27:03
Mika - Relax, take it easy  (http://www.youtube.com/watch?v=Be6jlCuMvVQ)

Took a right to the end of the line
Where no one ever goes.
Ended up on a broken train with nobody I know.
But the pain and the (longings) the same.
(Where the dying
Now I’m lost and I’m screaming for help.)

Relax, take it easy
For there is nothing that we can do.
Relax, take it easy
Blame it on me or blame it on you.

It’s as if I’m scared.
It’s as if I’m terrified.
It’s as if I scared.
It’s as if I’m playing with fire.
Scared.
It’s as if I’m terrified.
Are you scared?
Are we playing with fire?

Relax
There is an answer to the darkest times.
It’s clear we don’t understand but the last thing on my mind
Is to leave you.
I believe that we’re in this together.
Don’t scream – there are so many roads left.

Relax, take it easy
For there is nothing that we can do.
Relax, take it easy
Blame it on me or blame it on you.

Relax, take it easy
For there is nothing that we can do.
Relax, take it easy
Blame it on me or blame it on you.

Relax, take it easy
For there is nothing that we can do.
Relax, take it easy
Blame it on me or blame it on you.

Relax, take it easy
For there is nothing that we can do.
Relax, take it easy
Blame it on me or blame it on you.

It’s as if I’m scared.
It’s as if I’m terrified.
It’s as if I scared.
It’s as if I’m playing with fire.
Scared.
It’s as if I’m terrified.
Are you scared?
Are we playing with fire?

Relax
Relax


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: DidO üzerinde 13 Ağu, 2007, 18:04:44
Duman - Herseyi yak (http://www.youtube.com/watch?v=sha-elLSzYU)

Beni yak kendini yak her şeyi yak
Bir kıvılcım yeter ben hazırım bak
Ister öp okşa istersen öldür
Aşk için ölmeli aşk o zaman aşk
Aşk için ölmeli aşk o zaman aşk

Seni içime çektim bir nefeste
Yüreğim tutuklu göğsüm kafeste
Yanacağız ikimizde ateşte
Bir kıvılcım yeter hazırım bak
Aşk için ölmeli aşk o zaman aşk

Allahım allahım ateşlere yürüyorum
Allahım acı ile aşk ile büyüyorum

Beni yor hasretinle sevginle yokr
Sevgisizlik ayrılıktan daha zor
Cilediğin kadar acıt canımı
Varlığında yokluğunda yetmiyor
Varlığında yokluğunda yetmiyor


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ALaGüL üzerinde 14 Ağu, 2007, 11:30:04
Bu son video güzel seçim ;)
Bana Istanbul'da ki günlerimi hatirlatiyor, ilk o zamanlar kulagima takmi§tim bu albümü.


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: elaman üzerinde 15 Ağu, 2007, 15:02:15
Inside The Actors Studio - The Simpsons (http://www.youtube.com/watch?v=9OczcECpQqQ)
(tsk Melodrama)


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: dyllek üzerinde 20 Ağu, 2007, 01:31:39
Cem Karaca - Namus Belasi


Düştüm mapus damlarına öğüt veren bol olur
Toplasam o öğütleri burdan köye yol olur
Ana baba bacı kardaş dar günümde el olur
Namus belasına kardaş döktüğümüz kan bizim

Hep bir hallı Turhallıyız biz bize benzeriz
Yüz bin kere tövbe eder gene şarap içeriz
At bizim avrat bizim silah bizim şan bizim
Namus belasına kardaş yatarız zindan bizim

Kız gelinim suna boylum varamadan biz bize
Besmeleyle yüzün açıp oturmadan diz dize
Almış kaçırmışlar seni çökertmişler ıssıza
Namus belasına kardaş kıydığımız can bizim

Ağam kurban beyim kurban hallarımı eyledim
Ne bir eksik ne bir fazla hepsi tamam söyledim
Kır kalemi kes cezamı yaşamayı neyledim
Namus belasına kardaş verdiğimiz can bizim


nur icinde yatsin..

bu sarkisida hepsi gibi cok guzel :)


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: PatentinBanaAit üzerinde 24 Ağu, 2007, 12:20:03
Cok seviyorum bu ilahiyi (wub), insanin maneviyatini sarj ediyor, cocuklugumdaki saf ve temizligim :), ve kamplar geldi aklima (blush)


Cürmüm ile Geldim Sana


Ey rahmeti bol Padişah
Cürmüm ile geldim sana.
Ben eyledim hadsiz günah
Cürmüm ile geldim sana.

Haddi tecavüz eyledim
Deryayı zenbi boyladım
Malum sana ben neyledim
Cürmüm ile geldim sana.

Senden utanmadım heman
Ettim hata gizli ayan
Vurma yüzüme el-aman
Cürmüm ile geldim sana.

Senin adın Gaffar iken
Ayıp örtücü Settar iken
Kime gidem sen var iken
Cürmüm ile geldim sana.


Hiç sana kulluk etmedim
Rah-ı rızana gitmedim
Hem buyruğunu tutmadım
Cürmüm ile geldim sana.

Sübhan Allah, Rahman Allah
Tüm dertlere derman Allah
Ben eyledim hadsiz günah
Cürmüm ile geldim sana.

   


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: DidO üzerinde 26 Ağu, 2007, 13:26:31
Çilekeş - Y.O.K.

Bu ilk değil, son olmaz
Hayat yalnız yaşanmaz
Gidenin ardından bakıp ağlanmaz
Kimsesiz, çaresiz. Bir şey yok, hiç kimse yok
Ağlasam, yalvarsam, bağırsam
Bir şey farketmez...

Elimden hiçbir şey gelmez, hiçbir çarem yok
Karanlık bu sokaklarda sesimi duyan yok
Elimden hiçbir şey gelmez, hiçbir çarem yok
Karanlık bu sokaklarda elimi tutan yok

İlk değil, son olmaz
Hayat yalnız yaşanmaz
Sesimi duyan yok, elimi tutan yok
Ağlasam, yalvarsam, bağırsam
Bir şey farketmez


Elimden hiçbir şey gelmez, hiçbir çarem yok
Karanlık bu sokaklarda sesimi duyan yok
Elimden hiçbir şey gelmez, hiçbir çarem yok
Karanlık bu sokaklarda elimi tutan yok

Hiç kimse yok!


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: PatentinBanaAit üzerinde 26 Ağu, 2007, 13:39:44
Çilekeş - Y.O.K.

Bu ilk değil, son olmaz
Hayat yalnız yaşanmaz
Gidenin ardından bakıp ağlanmaz
Kimsesiz, çaresiz. Bir şey yok, hiç kimse yok
Ağlasam, yalvarsam, bağırsam
Bir şey farketmez...

Elimden hiçbir şey gelmez, hiçbir çarem yok
Karanlık bu sokaklarda sesimi duyan yok
Elimden hiçbir şey gelmez, hiçbir çarem yok
Karanlık bu sokaklarda elimi tutan yok

İlk değil, son olmaz
Hayat yalnız yaşanmaz
Sesimi duyan yok, elimi tutan yok
Ağlasam, yalvarsam, bağırsam
Bir şey farketmez


Elimden hiçbir şey gelmez, hiçbir çarem yok
Karanlık bu sokaklarda sesimi duyan yok
Elimden hiçbir şey gelmez, hiçbir çarem yok
Karanlık bu sokaklarda elimi tutan yok

Hiç kimse yok!


bunun akustik versionu daha guzel:            http://www.youtube.com/watch?v=bqT9BQpK59w


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ALaGüL üzerinde 26 Ağu, 2007, 13:43:35
TSF goes Rock - Payla§im için t§krler DidO


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ZamanZaman üzerinde 08 Eyl, 2007, 02:11:04
voorstel:

Albert Hammond jr - Back to the 101


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: elaman üzerinde 08 Eyl, 2007, 17:08:07
voorstel:

Albert Hammond jr - Back to the 101
staat er op


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ZamanZaman üzerinde 08 Eyl, 2007, 17:12:12
 (clap) bedankt


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: DidO üzerinde 11 Eyl, 2007, 23:52:26
Manga - Bir kadın çizeceksin

Ne kadar oldu bu hayata geleli
"Söyle, ne olacaksın büyüyünce" diye sorulan sorular tarih oldu,
ama senin kafan hala dolu
Işte benim, işte senin, işte onun diye paylaşıyorsun hayatı üç kuruş sevginle
Ne ? O da mı aldattı seni be ?
Eee ? Ne kaldı geriye ?
Bak sen ne yazık ki klasik bir tablosun dostum
Ne yaparsan yap boşsun
Tamam okumuşsun, ama yetmez, sadece bununla dertler bitmez
Çıkacaksın kabuğundan, bunalımdan kurtaracaksın kendini
Ona göre yaşamayı bırakıp döneceksin gerçeklere, ama önce

Bir kadın çizeceksin
O'nun gibi bırakıp gitmeyecek
Saklayıp gömeceksin (ki senden başka)
Kimseler sevemeyecek

şimdi bunlar yetmez gibi bir de kendini aşka mı bıraktın, hadi be
Bırak adam gibi şeylerle uğraşmayı
Herkes gibi takıl yaşa hayatını
Takılamıyorsan bile rol yap, ne yap et ama yarat kendi yalan dünyanı
Çünkü bunlar para ediyor baksana sevgi bile yalan olmuş,
Piyasada kavrulmuş, herkes kudurmuş,
"Canım" dediğin bile arkandan vurmuş
Tüm bunları bilerek yaşa ve sakın!
Ama sakın içindekileri tüketeyim deme
Bir gün gelecek göstereceksin kendini, sevgini, neler istediğini
şimdilik alacaksın eline kalemi, kusacak dökeceksin nefretini

Bir kadın çizeceksin
O'nun gibi bırakıp gitmeyecek
Saklayıp gömeceksin (ki senden başka)
Kimseler sevemeyecek

Birden duracaksın soracaksın kendine
Neden bu düzen böyle, neden herkes sahte
Sonra bakacaksın, göreceksin çaren yok
Devam edeceksin yalandan yaşamaya

Bir gün gelecek göstereceksin kendini, sevgini, neler istediğini
Simdilik alacaksın eline kalemi, kusacak dökeceksin nefretini
Çıkacaksın kabuğundan, bunalımdan kurtaracaksın kendini
Ona göre yaşamayı bırakıp döneceksin gerçeklere


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: DidO üzerinde 15 Eyl, 2007, 15:59:29
Plain white T's - Hey there Delilah

Hey there Delilah
What's it like in New York City
I'm a thousand miles away
But girl tonight you look so pretty
Yes you do
Time Square cant shine as bright as you
I swear it's true

Hey there Delilah
Don't you worry about the distance
I'm right there if you get lonely
Give this song another listen
Close your eyes
Listen to my voice it's my disguise
I'm by your side

Oh it's what you do to me
Oh it's what you do to me
Oh it's what you do to me
Oh it's what you do to me
What you do to me

Hey there Delilah
I know times are getting hard
But just believe me girl
Someday I'll pay the bills with this guitar
We'll have it good
We'll have the life we knew we would
My word is good

Hey there Delilah
I've got so much left to say
If every simple song I wrote to you
Would take your breath away
I'd write it all
Even more in love with me you'd fall
We'd have it all

Oh it's what you do to me
Oh it's what you do to me
Oh it's what you do to me
Oh it's what you do to me

A thousand miles seems pretty far
But they've got planes and trains and cars
I'd walk to you if I had no other way
Our friends would all make fun of us
And we'll just laugh along because we know
That none of them have felt this way
Delilah I can promise you
That by the time that we get through
The world will never ever be the same
And you're to blame

Hey there Delilah
You be good and don't you miss me
Two more years and you'll be done with school
And I'll be making history like I do
You know it's all because of you
We can do whatever we want to
Hey there Delilah here's to you
This one's for you

Oh it's what you do to me
Oh it's what you do to me
Oh it's what you do to me
Oh it's what you do to me
What you do to me


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Codename 1907 üzerinde 16 Eyl, 2007, 19:10:05
Haha hergun radyo donna da 5 kere caliyor, ama guzel sarki


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ZamanZaman üzerinde 17 Eyl, 2007, 07:01:21
Jack Johnson
(Album: In Between Dreams)

Sitting, Waiting, Wishing


 
I was sitting, waiting, wishing
You believed in superstitions
Then maybe you would see the signs
But lord knows that this world is cruel
And I ain’t the lord no I’m just a fool
Learning loving somebody
Don’t make them love you
Must I always be waiting, waiting on you?
Must I always be playing, playing your fool?

I sang your songs I danced your dance
I gave your friends all a chance
But putting up with them
Wasn’t worth never having you
Maybe you’ve been through this before
But it’s my first time so please ignore
The next few lines because they’re directed at you
I can’t always be waiting, waiting on you
I can’t always be playing, playing your fool

I keep playing your part
But it’s not my scene
Want this plot to twist
I’ve had enough mystery
You keep building it up
But then you’re shooting me down
But I’m already down
Just wait a minute
Just sitting, waiting
Just wait a minute
Just sitting, waiting

Well if I was in your position
I’d put down all my ammunition
I’d wonder why it had taken me so long
But lord knows that I’m not you
And if I was I wouldn’t be so cruel
Because waiting on love
Ain’t so easy to do
Must I always be waiting, waiting on you?
Must I always be playing, playing your fool?
   


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ZamanZaman üzerinde 18 Eyl, 2007, 06:34:54
Floating on a Cloud of Mercy
The singer reflects on what drew him to Islam--and how it allows his creative side to flow.
By Dr. Yusuf Islam (Cat Stevens), in conversation with Arthur J. Magida

Adapted by Arthur J. Magida from Opening the Doors of Wonder: Reflections on Religious Rites of Passage with permission of University of California Press.

When my brother came back to the United Kingdom following a visit to Jerusalem in 1976, a festival of Islam was taking place in London, and suddenly there were books and exhibitions about Islamic culture in bookshops and museums. He saw the Qur’an in a bookshop window and thought to himself, "That’s the Bible of the Muslims." He decided to buy it and give it to me as a gift.

The more I read the Qur’an, the more it struck me, deep down. This wasn't sudden. I’d been looking at several religions--Buddhism, Taoism--while also reconsidering my Christian upbringing. I was interested in different ways of looking at this universe. I didn't have peace. If you listened to my songs, you would know I was always searching. Ever since I remember, I was searching for the meaning to life. I found that Islam was not quite that “foreign” religion which I had come to expect. It was talking about belief in One God, the Master of the universe. It talked about the unity and the indivisibility of the universe. That message is also contained in the Bible, but the greater clarity, for me, of this message in the Qur’an left a deeper impression. It talked about humanity as one family, and it mentioned many prophets, including Abraham, Moses, Jesus and Muhammad, all equally teaching the same message of unity to mankind.

After a few months of carrying the Qur'an around with me, I read the chapter called “Joseph” [Yusuf]. I instinctively felt that, like Joseph, I, too, had passed through many stages. Joseph had been sold in the market by his brother, much as I was being sold in the market of the music world. About a year later--on a winter Friday in 1977--I walked to the mosque in London’s Regent’s Park to declare my faith. I realized that I must get rid of my pride, get rid of my ego, and face God.

After jumu'ah [congregational prayer], I went up to the imam and declared my wish to become a Muslim. I was sat down and asked if I believed there was only one God and that He is absolutely unique without partners. I affirmed that. Then I was asked if I believed that Muhammad was the last of the messengers. It became absolutely clear to me that no prophet could come without God's permission, and no prophet could create a true religion unless it was inspired by God. I knew the Muhammad was exactly what he said he was: the slave of God and His messenger. To the imam, I affirmed my belief, saying, "I declare that there is no God except the one God [Allah]; and I declare that Muhammad is His servant and messenger."

From that moment on, I felt I was floating on a warm, invisible cloud of mercy, carrying me upward from my past entanglements and worldly confusion. The chief imam in the London Central Mosque encouraged me to continue composing and recording; at no time was there ever an ultimatum for me to choose between music or Islam. But many things about the music industry contravened the Islamic way of life--fornication, intoxicants, idolatry, competition, greed, selfishness. How could I really accumulate wisdom and get closer to the angels if I stuck around that kind of a world? I simply decided by myself to give up the music business. This helped me concentrate on learning and practicing the five pillars of Islam and striving to get close to Allah through knowledge and worship. At the time, I said, "I have suspended my activities in music for fear that they may divert me from the true path, but I will not be dogmatic in saying that I will never make music again. You can't say that without adding, 'Insha Allah' ['If Allah Wills']."

Now I understand that the past is part of myself; without it, I would not be where I am today. I have realized that music is part of our lives. I understand that Islam does not prohibit music, but it does not encourage it either. It took me 20 years to reach that conclusion. The problem with Muslim music is that it is dominated by a conservative musical element originating in Saudi Arabia. It is not the genuine music you'd find in Malaysia, Indonesia, or Turkey. There are also people who preach that Islam is against music. I have studied the sources. There was a feast when music was being played in Muhammad’s presence, and someone said, "Music in front of the Prophet? Stop it!" But the Prophet intervened and said, "Let them! They are having a feast." Which means that, under proper circumstances, people are allowed to play or listen to music.

[In my past], it was very difficult to stay on the straight path amid all the destabilizing drama of rock star existence. Today I'm trying to redress that balance and find a way to allow my creative side to flow within the generous rivers of Islam's cultural landscape. The great thing is, I'm still floating.

http://www.beliefnet.com/story/205/story_20527_1.html (http://www.beliefnet.com/story/205/story_20527_1.html)


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ZamanZaman üzerinde 20 Eyl, 2007, 21:23:13
TRAVIS
Selfish Jean

Cheers
Thanks for everything
You hung me out by my heart
You're just so selfish Jean
Yes you are

Hey you
Threw it all away
By holding everything in
Hey Jean don't rock the boat
When you can't swim

With a perfect understanding of the finer things in life
A quite alarming knack of knowing when to twist the knife
Oooooooooh
Selfish Jean

Here's to you
Who read everything
Left it out on the shelf
There's no one else to blame
Except yourself

Well a perfect combination of good etiquet and charm
You keep the chocolate biscuits wired to a car alarm
Oooooooooh
Selfish Jean

Well I'm standing on my own
And this house is not a home
It's so sad to see you go
Things are high, things are low
And it's good to know you know
If you've got nowhere to go
Well you could spend the night with me
There will be no guarantee that I'll be here

In the morning
Or any time that you call
I hear you snoring Jean
Through the wall

So hey
Here's to everything
To peace and love in our time
Ah Jean the slate is clean
I guess we're fine

Well I don't expect a miracle
Not asking you to change
If you can see me happy
Well just look the other way
Oooooooooh
Selfish Jean


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ZamanZaman üzerinde 21 Eyl, 2007, 10:32:56
Nev
Mühürlü kaderim

Böyle mi geçer bu rüya
Çok mu sevdin kederleri
Hangi günahın bedelisin
Sen mühürlü kaderim
Hep mi cefa gördüğün reva
Yok mu sende hiç vefa
Yok mu sende hiç vefa

Mühürlü kaderim ben gibi erir misin
Mühürlü kaderim bir yol verir misin
Gün olur bu rüyadan ben de geçerim
O gün sen de bitersin
Eyvallah der o şarabı ben de içerim
O gün sen de bitersin
O gün sen de bitersin

Olmuyor ne yapsam olmuyor
Çok mu gördün hevesleri
Hasret senden yana
Sevda senden yana
Değişmedin kaderim
Hep mi hüsran
Bana hep mi veda
Yok mu sende hiç deva  


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: DeSiRe üzerinde 21 Eyl, 2007, 11:05:17
tam benim sarkimi koymus zamanim canim  :-* soepkommekem  (laugh)


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ZamanZaman üzerinde 22 Eyl, 2007, 09:15:43
Demetri Martin is a person who lives in New York. He performs stand-up comedy for fun and money.

When he was younger he went to college and law school. He dropped out of law school, because it was boring.

Now he travels to places where people speak English so that he can tell his jokes to them. He had a job as a writer at "Late Night with Conan O'Brien". He performed on the "Late Show with David Letterman", Comedy Central Presents Demetri Martin, "Late Night with Conan O'Brien" and some of the other television shows that have comedians.

Sometimes he gets to appear on The Daily Show with Jon Stewart as their resident trendspotter. Also, they allow him to have free food from their offices.

Demetri won trophies for comedy. One of them was the Perrier Award at the Edinburgh International Fringe Festival in 2003. The magazine Entertainment Weekly put him on the list of the 25 funniest people in America. He was number 21.

Demetri has brown hair. He is allergic to peanuts. He loves making things. And he knows at least 20 people who are funnier than he is (in America)
.

http://www.comedycentral.com/comedians/browse/m/demetri_martin.jhtml?display=bio (http://www.comedycentral.com/comedians/browse/m/demetri_martin.jhtml?display=bio)
http://www.demetrimartin.com/ (http://www.demetrimartin.com/)
http://www.clearification.com/ (http://www.clearification.com/)


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ZamanZaman üzerinde 23 Eyl, 2007, 18:48:28
Grup Koridor
SENİN O GÖZLERİN VARYA
(http://www.youtube.com/watch?v=in0sPySKTkc)

Beni biraz anlasaydın nolurdu.
Gecelerim gündüzlerim kayboldu.
Oysa düşlerim vardı içimde yarım kaldı.
Benliğimi benden aldı.
Yaşanacak çok şey vardı askına esir kaldı.
Artık sana dönemem ki.
Oysa düşlerim vardı içimde yarım kaldı.
Benliğimi benden aldı.
Yaşanacak çok şey vardı askına esir kaldı.
Artik sana dönemem ki.
Senin o gözlerin varya, her şeyi bitirdi.
Yazık ettin geçen günleri.
Hani o verdiğin sözler, yalan mıydı birer birer.
Artık seni sevemem ki.
Aslında seni hiç tanımamışım.
Seni kendime hep yakin sanmıştım.
Zamanla alıştım ben yalnızlığa.
Geceleri uykusuz kalmaya.
Zamanla alıştım ben yalnızlığa.
Geceleri uykusuz kalmaya.
Senin o gözlerin varya, her şeyi bitirdi.
Yazık ettin geçen günleri.
Hani o verdiğin sözler, yalan mıydı birer birer.
Artık seni sevemem ki.

Sen dört mevsim askı yasadığım
Sen koca bir of çekip hasretle yandığım
Sokakta gezip haykırdığım biricik sevgilim
Boşa mı geçirdik bir ömrü İstanbul kıyılarında
Sen gittin ben gidemedim
Sen unuttun ben unutamadım
Ben unutamadım

Senin o gözlerin varya, her şeyi bitirdi.
Yazık ettin geçen günleri
Hani o verdiğin sözler, yalan mıydı birer birer.
Artik seni sevemem ki.


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ZamanZaman üzerinde 24 Eyl, 2007, 11:10:07
Cat Power
I found a reason (cover van the Velvet Underground)
(http://nl.youtube.com/watch?v=_7OuHU8U-1E)

Oh I do believe
In all the things you say
What comes is better than what came before

And you’d better come come, come come to me
Better come come, come come to me
Better run, run run, run run to me
Better come

Oh I do believe
In all the things you say
What comes is better that what came before

And you’d better run run, run run to me
Better run, run run, run run to me
Better come, come come, come come to me
You’d better run


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ZamanZaman üzerinde 25 Eyl, 2007, 13:27:08
voor meer informatie over the video of the day
 (nobeatsnecessary) - How can you deny?  (http://www.nobeatsnecessary.com/)


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ZamanZaman üzerinde 26 Eyl, 2007, 14:40:51
  Justice
D.A.N.C.E.  
 (http://nl.youtube.com/watch?v=iFsfrQz37yM)

Do the D.A.N.C.E,
1, 2, 3, 4 Fight!
Stick to the B.E.A.T,
Get ready to ignite

You were such a P.Y.T (pretty youg thing)
Catching all the lights
Just easy as A.B.C
That's how you make it right!

Do the D.A.N.C.E,
Stick to the B.E.A.T,
Just easy as A.B.C
Do the dance,
Do the dance!

The way you move is a mystery,
Do the dance,
You're always there for music and me.
Do the dance,
The way you move is a mystery,
Do the dance,
You're always there for music and me.

Do the D.A.N.C.E,
1, 2, 3, 4 Fight!
Stick to the B.E.A.T,
Get ready to ignite

You were such a P.Y.T (pretty youg thing)
Catching all the lights
Just easy as A.B.C
That's how you make it right!

The way you move is a mystery,
Do the dance,
Do the dance.
You're always there for music and me.
Do the dance,
Do the dance.
The way you move is a mystery,
Do the dance,
Do the dance.
You're always there for music and me.

Under the spotlight,
Neither black no white,
It does not matter,
Do the dance,
Do the dance!

As strong as you might,
Working day and night,
Whatever happens,
Do the dance,
Do the dance!

Under the spotlight,
Neither black nor white,
It does not matter,
Do the dance,
Do the dance!

As strong as you might,
Working day and night,
What at all happens,
Do the dance,
Do the dance!

The way you move is a mystery,
Do the dance,
You're always there for music and me.

The way you move is a mystery.
 


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ZamanZaman üzerinde 27 Eyl, 2007, 11:07:35
  I ♥ HUCKABEES    (http://www.youtube.com/watch?v=GSjkBr6Wyys)
The New York Times
October 1, 2004
MOVIE REVIEW | 'I ♥ HUCKABEES'

On a Stroll in Angstville With Dots Disconnected
By MANOHLA DARGIS
 
The high-wire comedy "I ♥ Huckabees" captures liberal-left despair with astonishingly good humor: it's "Fahrenheit 9/11" for the screwball set. Chockablock with strange bedfellows — Dustin Hoffman and Lily Tomlin play a hot-and-heavy married couple, Jason Schwartzman gets his groove on with Isabelle Huppert — the film is a snort-out-loud-funny master class of controlled chaos. In this topsy-turvy world, where Yes is the new corporate No and businesses sponsor environmental causes while bulldozing over Ranger Rick, a pair of existentialist detectives sift through clients' trash to solve the riddle of their malaise. Like the film's director, David O. Russell, they gladly risk foolishness to plunge into the muck of human existence.

The film, which opens nationwide today, hinges on one of these clients in midcrisis, Mr. Schwartzman's Albert Markovski, a Sisyphean figure with a flop of hair and his own giant rock. The founder of an environmental advocacy group (the rock is the sole survivor of one of its campaigns), Albert has recently agreed to join forces with Huckabees, a Wal-Mart-like corporation with the newspeak motto of "one store, one world."

Bewitched by the synergistic soft-sell of the Huckabees executive Brad Stand (Jude Law), who would tag a bald eagle with the corporate logo if he could, Albert has just realized the downside to cozying up with the Devil. Now, as Brad stakes a claim on Albert's reason for being, the activist dreams of hacking his blond doppelgänger to pieces, a fantasy that Mr. Russell obliges with some low-key digital trickery. Like the screwball king Preston Sturges, Mr. Russell, whose previous features include "Flirting With Disaster" (the title could serve as Mr. Russell's filmmaking maxim), crams the screen with character, gags and humanity, and here lays on all three with gusto.

In addition to Albert, Brad and Brad's girlfriend, the Huckabees spokesmodel Dawn Campbell (Naomi Watts), the other crucial player in what turns out to be a very crowded lineup is Tommy (a wonderful Mark Wahlberg), a firefighter under the spell of a professional nihilist named Caterine Vauban (Ms. Huppert). The author of the ultimate self-help book ("If Not Now"), Vauban insists that in the reality show known as life the key to survival is to surrender to the void. Much like the Huckabees Corporation, this French philosopher heeds an unnerving no-exit dictum: "cruelty, manipulation, meaninglessness."

"I ♥ Huckabees" is a comedy of dialectics, in which opposing dualities slug it out like wounded lovers, but it's nothing if not deeply sincere. Mr. Russell and his co-writer, Jeff Baena, are clearly furious about the state of things (you name it) but, like Jon Stewart, they slide in the knife with a smile. The film's Trojan horse strategy reaches its apotheosis in Tommy, a figure of both comedy and unexpected pathos. After turning to the existentialist detectives following Sept. 11, the firefighter peers through the keyhole opened by the catastrophe and discovers a world of sorrows (child labor, melting icecaps, the works), becoming a man who truly knows too much. Knowledge may be power, but as the history of the post-1968 left in this country suggests, it can also be an excuse for factionalism, impotence, despair.

In time, Tommy and Albert will either choose between nihilism — and a French vamp in stilettos — or the all-encompassing warmth of the "blanket thing," a theory of interconnectedness espoused by one of the detectives, Bernard (Mr. Hoffman). A man whose Beatle mop portends badly for his cause, Bernard uses an actual blanket to explain his theory, with a soothing delivery that's more Montessori than Sorbonne. The sight of Mr. Hoffman, who's in excellent form here, brandishing a blanket to explain how every particle in the universe connects together is an image of incomparable goofiness in a movie filled with irresistible nonsense moments. But it's also a thing of beauty. Like the world, the film can feel wildly out of control, but underlying the seemingly atomized parts is a field of associations, an irrefutable gestalt.

How the atoms and associations add up, both in the world and especially in Mr. Russell's ambitious, heartfelt movie, finally matters less than the realization of that connectedness. That sense of a larger world, that there are rooms upon rooms, bodies upon bodies, on the other side of the keyhole, makes Mr. Russell an idealist and a bit of a filmmaking rarity.

I'm not sure why, but American moviemakers have never seemed particularly interested in the wider world, which probably accounts for our abiding love affair with genre. Genre suits the stories we like to tell, or maybe it's just that the stories we like to tell suit genre. Unlike many of his contemporaries, however, Mr. Russell uses genre as a wedge, as a way to loosen the familiar cinematic time-space coordinates, with their predictable rhythms and crushing homogeneity.

"I ♥ Huckabees" will probably drive some audiences bonkers. Loud, messy, aggressively in your face and generally played for the back row in the theater, the film doesn't offer up solutions, tender any comfort or rejoice in the triumph of the human spirit. All we can do, says Mr. Russell, is keep pushing that rock back uphill. That's kind of a bummer, but in its passion, energy and go-for-broke daring, in its faith in the possibility of human connection (if not its probability), Mr. Russell's film provides its own reason for hope. It's a mad mad mad mad world, and for those who already feel crazy, who wake up and read the morning paper with dread and wonder if we'll ever wake up from our nightmare, well, have I got a movie for you.

"I ♥ Huckabees" is rated R (Under 17 requires accompanying parent or adult guardian). It includes some adult language, but nothing any teenager hasn't heard before.

  I ♥ HUCKABEES    (http://www.youtube.com/watch?v=GSjkBr6Wyys)
Directed by David O. Russell; written by Mr. Russell and Jeff Baena; director of photography, Peter Deming; edited by Robert K. Lambert; music by Jon Brion; production designer, K. K. Barrett; produced by Mr. Russell, Gregory Goodman and Scott Rudin; released by Fox Searchlight Pictures. Running time: 105 minutes. This film is rated R.

WITH: Dustin Hoffman (Bernard), Isabelle Huppert (Caterine), Jude Law (Brad Stand), Jason Schwartzman (Albert), Lily Tomlin (Vivian), Mark Wahlberg (Tommy Corn) and Naomi Watts (Dawn).  


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ZamanZaman üzerinde 28 Eyl, 2007, 13:58:16
 Karışık bir milli tarih hikâyesi   (http://www.youtube.com/watch?v=pUiM3XATiBI)
 
Yakın tarihimize uzak olduğumuz nasıl gerçekse onunla -özellikle gençlerin- yakınlaşmasının en kestirme ve genel yolunun sinema olduğu da aynı oranda gerçek. Kimi belgesel derecede gerçek, kimi tümüyle kurmaca, kimi uyarlama; ama bir şekilde yaşananları sinema estetiği içinde anlatacak filmlere ihtiyaç var. 

Burada anahtar sözün 'sinema estetiği' olduğunu vurgulamakla ukalalık etmeyiz umarım. Zira Hollywood'un bütün numaralarını, tekniğini ve kalitesini yutmuş bir kitleyi sadece oyuncu, sadece kahramanlık vaadiyle salonlara çekemezsiniz.

Bu girizgâh, Mustafa Şevki Doğan'ın, Suat Yalaz'ın çizgi romanından uyarladığı "Son Osmanlı-Yandım Ali" filminden mütevellit karışık düşünceleri biraz netleştirme çabası. Osmanlı'nın son kahramanlarından birinin 'doğuş' hikâyesini ele alan film, artıları ve eksileri art arda yansıtınca perdeye, jenerikle birlikte olumlu-olumsuz değerlendirmeler de akıp gidiyor.

Baştan başlayalım: Tahtacızâdelerden Yandım Ali (Kenan İmirzalıoğlu), Bahriye mektebinden kaçak, donanmadan terhis, yıllarca cephelerde savaştıktan sonra memleketin kurtuluşundan ümidi kesmiş bir külhanbeyi. Hakka hürmeti sonsuz, bu uğurda da kelle koltukta bir arkadaşımız. Yaşlı Dimitri (John Baker) ile evli olan sevdiği Defne'sini (Cansu Dere) de alıp Viyana'ya göçmek ve hayatını kurtarmak tek emeli. Ancak bu sırada İstanbul işgal altında olduğu için her Osmanlı vatandaşı gibi Yandım Ali'nin de yolu çok sık kesişiyor İngiliz askerleri ve işgalcilerle işbirliği yapan tiplerle. Onun karşılaşması, başkalarınınkine benzemiyor haliyle. İlla ki sonunda maraza çıkıyor. Sonuncusunda kurşun yiyip eski dostu ve memleketin istiklali için savaşan karakol kuvvetlerine mensup Çukurçeşmeli Osman Ağa'ya (Engin Şenkan) sığınıyor. Osman Ağa, Allah'a emanet bir ameliyattan sonra dinlenmesi için Ali'yi, uzaktaki evine götürüyor. Burada Rus kızı Nadya'nın (Anna Babkova) bakımındaki Yandım Ali'nin, uğruna hayatını ortaya koyduğu Defne'yi aldatması biraz ilginç tabii; ama şimdilik konu bu değil.

Bir gece Osman Ağa ile Samsun'a gitmeye hazırlanan Mustafa Kemal Paşa'nın evini korumakla vazifelendirilen Yandım Ali, İngiliz casusunu yakalayınca Mustafa Kemal'le (Alican Yücesoy) karşı karşıya geliyor. Ondan, "Belki bir milletin kaderini değiştirdin çocuk." iltifatını duyunca birdenbire bir kahraman kesiliyor sanıyorsanız yanılıyorsunuz. O gene kendi raconunda; ama haksızlığa ve zulme uğrayana, düşküne yardım etme hasletleriyle devam ediyor hayatına. Bu arada peşinde bir kadın mevzuu yüzünden kanını dökmeye azmetmiş eski bir tanıdık var. Bütün bunların yanında "Belli değil Allah'ım kim kime kurmuş pusu" dedirtecek bir ortamda bir milletin varlıkla yokluk arasındaki savaşı sürüyor.

Filmin derdi gayet doğru ve sağlam olmakla birlikte senaryodaki ve kurgudaki problemler, seyri o denli zorlaştırıyor ki ister istemez, "Bir de Zeki Demirkubuz/Nuri Bilge Ceylan filmlerine temposuz derler" diye düşünüyorsunuz. Yandım Ali'yle Mustafa Kemal'in ve aradaki diğer öykülerin kurgusu o kadar kopuk ki birbirinden, bir filmden ziyade parça parça öykücükler izlemiş gibi oluyorsunuz. Maalesef onca övünülen dekorlar/kostümler de adeta 'biz buradayız' diye bağırıyor hiç olmaması gerektiği halde. Ve belki de en can alıcı nokta; Yandım Ali memleketi sevmek üzerine dersler verirken 'teneffüslerde' de karşı cinsle münasebetler üzerine gayet gereksiz, gayet kopuk ve gayet uzun 'bilgiler' veriyor sağ olsun! Milli hislerle filme gidenler için böyle sahneler kötü bir sürpriz olabilir.

19 Ocak 2007, Cuma
 

BRON  (http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/haber.do?haberno=489540&keyfield=4B6172C4B1C59FC4B16B20626972206D696C6C692074617269682068696BC3A2796573692020)



Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: DeSiRe üzerinde 28 Eyl, 2007, 21:05:15
mss : fort minor - where'd you go ?


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ZamanZaman üzerinde 02 Eki, 2007, 01:29:15
  NAJIB AMHALI  (http://www.youtube.com/watch?v=Znjwg33woFE)

"Najib Amhali is misschien wel de populairste cabaretier van Nederland. Toen de theaters met hun seizoensbrochures kwamen, waren zijn voorstellingen bijna onmiddellijk uitverkocht. Op de zwarte markt zijn zelfs valse kaarten voor zijn shows in omloop. Op de avond zelf is er een wachtlijst; ga zo maar door. Amhali is een hit en terecht." (Trouw)

Toen Najib Amhali anderhalf was, emigreerde hij van Nador in Noord-Marokko naar het Noorden van Nederland. Krommenie. 30 jaar later heeft hij bij onze Noorderburen de status van superster. Altijd bomvolle zalen - stadions haast - maanden vooraf uitverkocht. In april 2008 komt Najib Amhali voor het eerst naar Cabaretten! En ook in Vlaanderen razen de tickets de deur uit! Nu al!

Hij is in één woord onweersteenbaar. Charmant, grappig, snel, hard, moralistisch ook, natuurlijk toch ook een beetje een domineeszoon en Islamiet. Zijn eerste show had een binnenkomer die kon tellen. "Als Marokkaan kom ik graag bij de mensen thuis. Maar ik ben blij dat u nu allemaal bij mij in de zaal zit. Ik hoop alleen dat mijn Marokkaanse broeders nu niet bij u thuis zitten."

HUMO over Naijb Amhali:

"Guy Mortier vermeldde hem in Humo's Eindejaarsvraagjes nog als één van de beste drie liveoptredens die hij het afgelopen jaar had gezien, en dan weet u dat u ogen en oren moet openhouden. Of kent u misschien iemand die u qua gevoel voor humor meer vertrouwt dan onze Creatief Directeur?

Mortier is overigens lang niet de enige Amhali-fan, want in Nederland is de man al een tijdje waanzinnig populair. En met waanzinnig populair bedoelen we: theatershows waarvoor een strikte vol-is-vol-regel geldt (overal moeten duizenden kandidaat-ticketkopers afgewezen worden), dvd's die met duizenden tegelijk de deur uitvliegen en kijkcijferhits op tv (zelfs een heruitzending (!) van zijn 'Most Wanted'-show op de Nederlandse televisie scoorde vlot meer dan twee miljoen kijkers).

Met verhalen over shoarmatenten, een cokesnuivende Meneer De Uil van de Fabeltjeskrant en groepjes jonge agressieve eskimo-allochtonen op de metro 'Je mag het niet zeggen, maar ik heb het niet zo met die eskimo's: de ijskap smelt, dus dat komt allemaal deze kant op, en werken, ho maar! Maar wél allemaal een dikke slee voor de deur!') past Amhali in het rijtje van Hans Teeuwen en Theo Maassen, zij het dat hij wat minder de sloophamer en wat meer het penseel gebruikt: Amhali gaat een grap over een imam of een besnijdenis (en meer bepaald: zijn eigen besnijdenis) niet uit de weg, maar wil het publiek wel liever pleasen en entertainen dan choqueren."

Bron (http://209.85.129.104/search?q=cache:FILEVr1kFU8J:www.capitolegent.be/pages/eventdetailinfo.asp%3Fid%3D306+najib+amhali&hl=nl&ct=clnk&cd=15&gl=be)


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ZamanZaman üzerinde 03 Eki, 2007, 14:05:24
 Fikret Kızılok  (http://www.youtube.com/watch?v=o5NB0KcE8Gk)

1946 yılında İstanbul'da doğdu. Müziğe 1954 yılında Galatasaray Lisesi İlkokul Bölümünde eğitimini sürdürürken akordiyon çalarak başladı. Kırmızı renkli bu ilk enstrümanı ile aynı yıl Taksim Belediye Gazinosunda okul arkadaşları ile birlikte ilk konserini verdi. Konserde çaldıkları "Tamzara" Kızılok'un ilk konser hiti oldu.

1960 yılında aynı okulun lise bölümüne başlayan Kızılok aynı yıl gitara geçiş yaptı. 1963-65 yıllarında Cahit Oben 4 ile çalıştı.Bu dönemde grup ile biri Altın Mikrofon yapımı olmak üzere üç 45lik plak yaptı. İlk bestelerinden biri olan Hereke'yi Cahit Oben Diskofon plaklarına okudu. Oben ile çalıştığı dönemde plaklara yansımasa da Füsun Önal grubun bir başka solisti idi. 1965-66 Veliahtlar adlı grubunu kuran Kızılok bu grup ile 1966 yılında ilk ve son  solo EPsini kaydetti. İlk plağında ise tek başına çaldı ve söyledi.  1967-68 döneminde Dişçilik Fakültesine girişiyle birlikte müzik kariyerini bir süre askıya aldı. 1969 yılında ise kısa bir dönem Kaygısızlara katılarak  Barış Manço'ya eşlik etti. Bu dönemde Kızılok'un katıldığı bir sessionda önceden kendisinin kaydettiği Ay Osman şarkısını bu kez Manço banda okudu. Bu bant 1971 yılında Manço'nun izni alınmaksızın yayınlandı.

1969 yılında çıktığı bir gezide yolu Sivas'a düştü ve Aşık Veysel ile tanıştı. Bu tanışma sazı eline almasıyla sonuçlandı.(Veysel’n ölümünde sazını kırıncaya kadar). Fikret Kızılok, ismini ilk duyurduğu 45’lik olan Uzun İnce Bir Yoldayım-Benim Aşkım Beni Geçti ile aynı dönemde Esin Afşar ve Hümeyra'nın oluşturduğu kadın folkçular cephesine, kalıcı olacağını hissettiren bir erkek figür olarak girdi. Beat gitaristliğinden saza evrilme, bu plaktan sonra hazırladığı Yumma Gözün Kör Gibi ile daha radikal bir çıkış şeklinde kendini gösterdi. Anadolunun doğal müziğine dönme güdüsü, bu plakta perküsyon olarak çakıl taşlarının kullanılması ile somutlaştı.

Köklere dönme güdüsü ile başta daha az enstrümanla yalın bir duruş oluşturan Kızılok folktan giderek anadolu rock’a( Bacın Önde Ben Arkada) daha sonra da progresif rock’a (Aşkın Olmadığı Yerde)  uzanan bir çizgiyi takip etti. Popüler müzik şarkıcısı olarak kariyerine 1976 yılında Biz Yanarız-Sen Bir Ceylan Olsan plağı ile son veren Kızılok; 1986 yılına kadar yayınlanmayacak olan Bülent Ecevit'in Türk Yunan Dostluk Şarkısını besteleyerek politik müzik yapacağını açıkladı. 1977 yılında ise 70'lerin başında gerçekleştirdiği müzik concrete denemelerini Not Defterimden adı ile Hey plaktan yayınlattı.

Varşova'da 3 ödül kazanmasının ötesinde Türkiye'nin ilk elektronik müzik uzunçaları olma özelliği taşıyan bu plak satılmadı ve Kızılok altın bileziği olan diş hekimliğine döndü.

1983 yılında müziğe döndüğünde ise şarkı yazarlığı vasfının en kristalize olmuş formu olan Zaman Zaman longplayini yayınladı.Bu plakta çoğunlukla söz ve müziği ile kendine ait olan çalışmalarla anadolu pop bağlamının dışında yerli besteciliğin nasıl yapılabileceğini gösterdi. Böylelikle karşı olduğunu belirttiği Gencebay serbest çalışmalarının ticari baskılardan arındırılmış bir formu Zaman Zaman'da ete kemiğe büründü. Öyle ki albümde yer alan Sevda Çiçeği ile Gencebay’ın Tanrıya Feryat şarkısının birbirine benzerliği iki sanatçı arasında polemik unsuru oldu. Düğümü çözen ise Kızılok’un şarkının bir bektaşi nefesi olduğu yönündeki açıklaması oldu.

1983 sonrası kendisi gibi profesyonel müzik yaşamından kopmuş olan Bülent Ortaçgil ile Çekirdek Sanat Merkezini kurdu. Ortaçgil ile biri underground olmak üzere yayınladığı iki kasedin yanısıra kurum bünyesinde konser veren müzisyenlerin demolarını da yayınladı. Bu kasetler arasında ilk akla gelenler Şenol Filiz ve Birol Yayla (sonrada Yansımalar adını aldılar) ve Neşat Ruacan, Oğuz Durukan ve Selim Selçuk'un kayıtlarıdır. Ayrıca Türkiye'de bulunan Amerikalı bir blues müzisyeni için yapılmış bir demo kaset de bulunmaktadır. Ayrıca Kızılok ve Ortaçgil'in çocuklar için besteledikleri eserler kaydedilmiş ama TRT'de Cumartesiden Cumartesiye adlı çocuk programı haricinde yayınlamamıştır. Bu kayıtlar arasında yer alan Anlatabilsem Gülay'ın albümünde de yer almıştır.

Çekirdek Sanatevi dönemi ne var ki çok uzun sürmedi. Böylelikle hem Kızılok hem de Ortaçgil popüler müzik piyasasına ilkelerini koruyarak döndüler.1990 yılında Kızılok Yana Yana adlı solo albümünü yaptı. Bu albüm politik mizahi rock simülasyonu Why High One Why” ve 80'ler artığı kuşağın romantik hiti “Bu Kalp Seni Unutur Mu?”yu da de bünyesinde barındırıyordu. Öte yandan Kızılok'un olgunluk yaşının damgasını vurduğu "İnişlerim Çıkışlarım" albümün mihenk noktasıydı.

1992'yi devirmek üzereyken Kızılok apar topar yeniden raflarda yerini aldı. Milletvekili seçimine yetiştirilmek için aceleye getirilmiş pek çok güzel şarkının bulduğu Olmuyo Olmuyo yayınlandı. Ancak bu kez gerçekten olmamıştı. Albüm, Olmuyo Olmuyo ve Olanlar Olmuş ve Çekirdek döneminden Entellektüel, Liberal Alaturka ve Ninni gibi politik besteler ile Düşler, Aklımda Sen gibi Kızılok'un içsel yolculuğunun ürünü şarkılarla dengeli bir albüm olabilecekken düdük sesli kötü synthe tınılarıyla heba edilmiş güzel bir proje olarak kaldı.

1995 yılında ise bu kez iki ayrı albüm ile karşımızdaydı Kızılok. Yadigar albümü nasıl kalp kriz geçirmiş, anjiyosunu olmuş bir Kızılok'un içe dönük albümü ise Demirbaş da politik hicivin en haşarı projelerinden biriydi. Deniz Som'un Vaziyetleri ile Fikret Kızılok'un kasedi bir arada piyasaya sürülerek ülkemizin ilk kaset-kitabı oldu. Bu iki albüm özlediğimiz Kızılok tınısını temsil etmesine rağmen yankısını zamanında bulamadı. Sağlık sorunları ve insanların tuhaf halleri Kızılok'un içine kapanmasına; özellikle de Zülfü ile  Ajda'ya ayna tuttuğu şarkı ve çıkışlarında bizim "huysuz ihtiyarımız"(Murat Meriç'in deyimiyle)olmasına neden oldu.

Bu dönemde halkla ilişkilerini pek sıkı tutmasa da Uğur Mumcu'nun Gözlem köşesinde yayınladığı "Sesleniş" adlı yazısını senfonik şiir haline getirmekten geri durmadı. (Eserin bir bölümünü 1993 yılında Show TV tarafından düzenlenen  25 yıl 25 şarkı adlı gece kapsamında Kızılok'u temsilen Derya Baykal yorumlamıştı.)

1997 yılında ise 28 Şubat'ın kendini hissettirdiği yaz aylarında bir başka senfonik şiir çalışması olan Mustafa Kemal-Bir Devrimcinin Güncesi yayınlandı. Kitapçık ile birlikte piyasaya çıkan bu albümün, ideolojik vurguları bir yana, dramatik yapısıyla gayet güçlü bir Kızılok eserine işaret etmesine rağmen düzenleme anlamında gereğinden fazla sade olması 28 Şubat rüzgarında Atatürk rozeti niyetine tüketilmesine neden oldu.

Kızılok'un popüler müzik ile son randevuları yorumcu sıfatıyla değil bestekar vasfıyla oldu. Bu randevulardan ilki MFÖ tarafından seslendirilen "Sakın Gelme", diğeri ise Sertab Erener tarafından seslendirilen Kumsalda idi. 1984 yılında Çekirdek'te çaldığı Egoist Kumsal (Aklımda Hep Sen Varsın) ile aynı konsepte sahip olup söz ve beste olarak tamamen farklı olan Kumsal'da şarkısının özgün hali 2002 yılında Kızılok'un ölümü sonrası Sony Müzik'in yayınladığı gibi Fransızcadır ve ismi de Plage Egoiste'dir.

Kızılok’un dünya macerası, 2001 yılında Emel Büyükburç ile aynı gün içerisinde sona erdi. Yağmurun “Fikret, Fikret” diye yağması için dua eden arkadaşı da Şubat 2004'te onun yanında yerini aldı. Böylece dörtken bir kaldılar ve biz hala yalnızız.  


 Bron  (http://www.kizilok.esmartmusic.com/biyografi.html)


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ZamanZaman üzerinde 04 Eki, 2007, 11:37:43
Jamie Scott - Searching   (http://www.youtube.com/watch?v=mcTcG4mJq0c)
I play a 6 string for a livin'
But I ain't about to give in
'Cos I'm constantly just searchin for that vibe
I believe in what I'm doin
though at times my life feels ruined
And my confidence needs lifting, woah

Confidence is what I hide behind
Truth is I'm insecure inside
And thats no lie
When the world conspires to hold me back in line
Feel like nothin's goin right,
Although I try so hard, baby

Oh this is what you wanna see,
that they won't take the soul from me,no way
and thats the reason why

I play a 6 string for a livin'
But I ain't about to give in
'Cos I'm constantly just searchin for that vibe
I believe in what I'm doin
though at times my life feels ruined
And my confidence needs lifting, woah

What's the point in tryin to knock me down?
Don't even hear the words you say right now
and that's not right
There's no rhyme or reason to what you say,
Don't you think its about time I had my day?
I don't know why, ooh baby

So open up your eyes and see,
Cos it won't take the soul from me, no way
And that's the reason why

I play a 6 string for a livin'
But I ain't about to give in
'Cos I'm constantly just searchin for that vibe
I believe in what I'm doin
though at times my life feels ruined
And my confidence needs lifting, woah

I hold my head up to the sky
and I feel no shame
I walk the lonely streets at night
and I feel no pain

Oh why'd you see
what its having over me
and thats the reason why

I play a 6 string for a livin'
And I ain't about to give in
'Cos I'm constantly just searchin for that vibe
I believe in what I'm doin'
though at times my life feels ruined
And my confidence needs lifting, woah  


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: mustieboy üzerinde 04 Eki, 2007, 17:08:49
waarom zijn er zoveel engelstalige liekes? nerde kaldi turkish muziek


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ZamanZaman üzerinde 04 Eki, 2007, 17:11:49
waarom zijn er zoveel engelstalige liekes? nerde kaldi turkish muziek
dün "turkish" ( (huh) de ironie is overweldigend  (glare) ) müzik vardi.. kaçirmissin..


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: mustieboy üzerinde 04 Eki, 2007, 17:12:58
ik neem hier de  taak van Bregovic over:   gebruiik AUB 1taal nederlands of turks  (bleh)

Ik imiteerde jouw taalgebruik zodat je zou beseffen dat je zelf niet bepaald consequent bent. Blijkbaar was de boodschap niet duidelijk genoeg.

ON

suggesties mustieboy?

edit mod : lutfen birbirimize karsi daha saygili olalim...kirmizi uyari rengidir, lutfen kullanmayiniz ;)


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ZamanZaman üzerinde 05 Eki, 2007, 11:53:38
Neşet Ertaş

Al Yanak Allaniyor - Halime Kiz
 (http://www.youtube.com/watch?v=Gfz4btXk4q8) 

GARİP OZAN NEŞET ERTAŞ (http://nesetertas.turk-info.com/basinda_ertas_10.php3)
Halk müziğimize kaynaklık eden mahalli sanatçılarımızın eserleri ve yapmış, oldukları çalışmaların yanı sıra, biyografilerinin de araştırılarak ortaya çıkarılması büyük önem taşımaktadır. Şu anda hayatta olmayan mahalli sanatçılar hakkındaki bilgileri ikinci üçüncü şahıslardan öğrenmekteyiz. Söz konusu mahalli sanatçılar hakkındaki edindiğimiz bilgilerde bir takım soru işretleri oluşmakta ve açıklığa kavuşturulması gereken bazı konular ise yeterince açıklık kazanamamaktadır. Özellikle bu biyografik çalışmaların mahalli sanatçılar hayatta iken kendilerinden alınan bilgiler ışığında yapılması en sağlıklı olanıdır.

Orta Anadolu türkülerini ve bozlaklarını gerek sazı gerekse sesi ile getirdiği yorum ve icra biçimleri sonucunda ün yapmış, mahalli sanatçılarımızdan biriside Neşet Ertaş'tır.

Neşet Ertaş 1943 yılında Çiçekdağı'na bağlı eski adıyla ABDALLAR yeni adıyla GIRTILLAR köyünde doğdu. 7 kardeşi olan Neşet Ertaş ailenin 2. çocuğudur ve kardeşlerinden müzikle ilgilenen yoktur. 5-6 yaşlarında bağlama ve keman çalmaya bağlayan Neşet Ertaş babası Muharrem Ertaş ile birlikte gittikleri düğünlerde babasına kemanla eşlik ediyordu. Geçimlerini düğünlerde aldıkları paralardan temin eden Ertaş'lar birlikte 8 yıl Kırşehir, Nevşehir, Niğde, Kırıkkale, Keskin, Yerköy, Kayseri, Yozgat ve köylerini gezerek bu işi sürdürdüler. Neşet Ertaş bu işlerle uğraşmaktan okula da hiç gidememiştir.

14 yaşında çalışmak için İstanbul'a giden Neşet Ertaş'ın iş bulması kolay olmadı. Karın tokluğuna çalışacağı bir işe dahi razı olan sanatçı bir gün Şençalar Plak adında bir şirkete gider. Şirketin sahibi olan Kadri Şençalar Neşet Ertaş'ı dinler ve çok beğenir. ''Neden Garip Garip Ötersin Bülbül'' adlı ilk plağı 1957 yılında Şençalar plak tarafından piyasaya çıkarılır. Neşet Ertaş bu arada Beyoğlu'nda da bir gazinoda sahneye çıkmaktadır.

2 yıl İstanbul'da çalışan Neşet Ertaş daha sonra Ankara'ya gelir ve sahne hayatı burada devam eder. Ankara' da çalıştığı gazinoda Leyla isminde bir kızla tanışır ve hemen evlenirler. İki kız bir erkek çocukları olur. Ama bu evlilik mutlu sürmemektedir. Neşet Ertaş bu arada askere gider. 1962'de İzmir Narlıdere'de askerliğini yapan Neşet Ertaş askerlik dönüşünde Leyla Ertaş ile süren 7 yıllık evliliğini bitirip ayrılır. Plak üzerine plak yapan Neşet Ertaş konserleriyle de bir çok şehri 6-7 defa gezdi. Beste ve plaklarıyla çok meşhur olan Neşet Ertaş her yerde aranan bir sanatçı olmuştu. Özellikle orta Anadolu düğünlerinin değişmez sanatçısıydı. Neşet Ertaş düğünlerdeki içkili sofraların sayesinde alkolün dozunu da artırmıştı. Dolayısıyla sıhhati de bozulmaya bağladı ve 1978 yılında parmakları felç oldu. Müzisyenlikten başka mesleğide olmadığı için işsiz ve parasız kaldı. Çok perişan bir hale gelen Neşet Ertaş tedavi olacak parayı dahi bulamadı. Çareyi 1979'da Almanya'da bulunan kardeşinin yanına gitmekte bulan Neşet Ertaş, tedavisini de orada yaptırdı. Eşinin yanında olan 3 çocuğunu da daha sonra yanına aldıran sanatçı mesleğine de Almanya'da tekrar başladı. Türklerin bulunduğu yerlerde gazino ve düğün salonlarında çalıp söylemeye başladı.

Kaset ve sahne çalışmalarına Almanya'da devam eden sanatçı kendisi okula gidemediğinden dolayı çocuklarının okumaları için elinden geleni yaptı. 1 Oğlu 2 Kızı olan sanatçı ; oğlunu hem üniversitede okutmakta hem de iyi bir müzisyen olarak yetiştirmektedir. Evli olan kızı da eşiyle birlikte üniversitede öğrenim görmektedirler.

Neşet Ertaş'a babasının hayatı ve sanatı ile ilgili bir soruya; "Babam Kırşehir'den çıkmış, Keskin"e gelmiş, anamınan evlenmiş. Çiçekdağı'nın Gırtıllar eski adıyla Abdallar köyü denilen 20 haneli küçük bir köye gelip yerleşmiş. Ben o Abdallar yeni adıyla Gırtıllar köyünde dünyaya gelmişim.

Babam sazıynan sesiynen tanınmış engin gönül , hoşgörüsüynen sevilen bir sanatçıydı. Saz çalmasını Yusuf Usta'dan öğrenmiş. Geçinmemizi sazıyla temin ederdi. Anamı Keskin'den almış, kendisi Kırşehir'li olmasına rağmen uzun yıllar Keskin'de kalmış, Hacı Taşanı yetiştirmiş. Kırıkkale ve Yozgat'ın köylerini, İç Anadolu'nun birçok köylerini sazı omzunda gezmiş, her yerde türküler avazlar bırakmış. 5-6 yaşımda babam beni yanına aldı. Gittiği yerlere beni de götürürdü. Birlikte 8 yıl Yozgat, Kayseri, Niğde, Nevşehir, Kırıkkale, Keskin ve Yerköy'ü köyleriyle beraber gezip düğün çalardık. Geçimimizde verilen bahşişlerden olurdu.

En sonunda Kırşehir'e gelmiş 1980 de mi 1981 de mi rahmete kavuşmuş oldu." şeklinde cevap vermiştir. Neşet Ertaş'a bağlama çalmaya kaç yaşında başladığını sorduğumuzda ise; "Ben dünyaya geldiğimde sazı göbeğime koymuşlar'' şeklinde cevap vermiştir. Bağlama öğrenmesinde babasının çok etkisi ve emeği olduğunu söyleyen sanatçı, Bayram Aracı, A. Gazi Ayhan, Refik Başaran gibi bağlama ustalarını da çok beğenerek dinlediğini ifade etmektedir. Sanatçı; bir bağlamada hangi özellikleri arıyorsunuz? şeklindeki sorumuza ; "Oyma saz ve çok perdeli olsun." diye cevap vermiştir.

Bağlamalarını da oyma tekne yapan ustalara yaptırmayı tercih eden sanatçı, bağlamalarına da 7 tel takıp, kendi sesine göre akort yaptığını söylemektedir.

Sanatçının bağlamasından duyduğumuz bazı sesleri, başka bağlamaları dinlediğimizde duyamamaktayız. Sanatçı bunun nedenini bağlamasındaki perde ayarlarını kendisinin yapmasından dolayı meydana gelen bir farklılık olduğu ifade etmektedir.

Sanatçı bestelerini, sôz ve müziği aynı anda düşünerek yaptığını, şimdiye kadar kaç bestesi ve kaseti olduğunu hatırlayamadığını ve kendi eserlerini en iyi icra eden sanatçıların da Gülşen Kutlu, Nezahat Bayram, Neriman Altındağ Tüfekçi olduğunu söylemektedir.

Neşet Ertaş'a bir çok eserlerinde adını kullandığı ve ona türküler yaktığı Leyla'nın kim olduğunu sorduğumuzda; "Eski eşim ve çocuklarımın anası Leyla Ertaş'tır. Ama ayrıldıktan sonra türkülerimde Leyla ismini artık kullanmıyorum."diye cevap verdi. Neşet Ertaş, kendisine ait türkülerin son kıtalarında "GARİP'' mahlasını kullanmaktadır. Kendisi bunun nedenini şöyle açıklamaktadır. "Soyadı yokken bize Garipler derlermiş. Gerçektende biz garip, yani ezilmiş, hor görülmüş, Abdal diye nitelendirilmiş, aşağılanmışızdır. O gariplik bende kaldığı için garibim diyorum. Sanatçı BOZLAK'ın tanımını da Feryattır, Ağıttır." olarak yapmıştır.

Neşet Ertaş'a ilk plağını yapmasında maddi ve manevi yardımı olanları sorduğumuzda;

"Kadri Şençalar'dır. Kendisi benimle çok yakından ilgilendi, bana plak okuttu. Beyoğlu saza götürerek bana proğram aldı ve onun sayesinde sahne hayatım başladı." diye cevap verdi. Sanatçı şimdiye kadar sazı ile hiç bir sanatçıya eşlik etmediğini, sadece tek olarak çalıp söylemeyi tercih ettiği söyledi.

Neşet Ertaş önceki bestelerinin çoğunda sevgiliye duyulan aşk ve özlem konularını işlemişti. Son kasetlerindeki (Nerde ne arıyorsun, Yolcu, Şirin Kırşehir, Benim Yurdum) bestelerinde ise insanlara belli mesajlar veriyor. Allah aşkı, insan hakkı ve sevgisi, ana ve babaya duyulan özlem, ilim ve cehalet, memleket hasreti, ölüm gibi. Sanatçı bunun nedenini şöyle açıklıyor:

"Aşık Veysel in de dediği gibi benim sadık yarim gara topraktır. Gözünen görülen, e!inen tutulan, yediğimiz içtiğimiz, canımız topraktır. Bu toprağın en güzeli insandır, insanların en güzeli de anamız ve yarimizdir. İnsanı seven insan; Hakkı sever, bizde o Hakkın aşığıyız. Şüphesiz ki ölmez, yitmez, yemez, içmez, solmaz bir tek Allah' tır. Allah hepimizi eşit yaratmış. Haksızlık, cana gıyma, düşük görme olmasın. Allah'tan geldik Allah'a gideceğiz. Cehalete hatırlatabildimse mutluyum." Türkiye'de konserler vermeniz için teklifler yapılıyordur. Bu teklifleri nasıl karşılıyorsunuz? sorumuza sanatçı şöyle cevap verdi: "Kabul etmiyorum. Çünki; kırk yıl o garip vatandaşlarımın ekmeğini yedim. Tekrar konser verip onların cebindeki ekmek paralarını alamam. Ama onlara televizyondan bedava konser veririm."

Sanatçı tüm ailesinin Almanya'da olduğunu, çocuklarının üniversitede okuduğunu ve kendisinin de müzisyen olarak çalışmaya devam ettiğini, dolayısı ile Türkiye' ye kesin dönüş yapmayı, şimdilik düşünmediğini ifade etmektedir.


Neşet Ertaş Türkiye'de halk müziğinin şu andaki yeri hakkında şöyle düşünüyor: "Halk müziği ölümsüzdür. Yeter ki yürekten okuyan, yürekten çalan olsun. Şu anda çalan olsun okuyan olsun verimlilik göremiyorum."

Halk müziğine büyük emeği geçmiş bir sanatçı olarak TRT ve Kültür Bakanlığı'nın size gösterdiği ilgiden memnunmusunuz? diye sorduğumuzda: "Hayır memnun değilim. Muzaffer Sarısözen 14 yaşımda iken beni mektupla çağırır, misafir olarak çaldırır, okuturdu. Daha sonra imtihanla mahalli sanatçı olarak radyoya girdim. 23 sene her ay 2 proğram yapardım. Halk müziği yöneticilerinden çok bencil insanlar vardı. Beni çıkardılar, istediğim gibi çaldırıp söyletmediler. Bende terk ettim." diye cevap verdi.

Neşet Ertaş'a, şimdiye kadar sizin ve babanızın hakkında herhangi bir araştırma yapıldı mı? diye sorduğumuzda; "Benim hakkımda, yani bana sorulmadı. Ama babamın hakkında kendisinden soranlar olmuştur." diye cevap verdi.

Orta Anadolu türkülerini ve bozlaklarını en iyi yorumlayan mahalli sanatçılardan biri olan Neşet Ertaş'ın eserlerinin ve müzik çalışmalarının bilinmesinin gerekliliği ile birlikte sanat hayatının ve kendisinin yaptığı müzik hakkında düşünce ve yorumlarının da bilinmesi gerekmektedir.

Neşet Ertaş gibi bir çok mahalli sanatçı hakkında bu tür çalışmalar yapılmadığı için eserleri ve yaşantısı hakkında yazılı bilgiler bulmakta güçlük çekilmektedir. Dileğimiz bu tür çalışma ve yazıların artmasıdır.

Öğr. Gör. Hakan TATYÜZ
Gaziantep Üniv. T.M.D. Kons. Öğretim Gör.
Not: Bu yazı Milli Folklor Dergisinin 31-32. sayısında 1996 yılında yayınlanmıştır

 


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ZamanZaman üzerinde 09 Eki, 2007, 10:54:58
October 9, 2007

From the Aug 12 – Aug 18, 2004 issue
Film


You Can't Go Home Again, Again (http://www.thestranger.com/seattle/Content?oid=19019&mode=print)
Garden State Resists Your Inner Cynic
By Andrew Wright

Garden State (http://www.youtube.com/watch?v=3jNZtOyoQzY)
dir. Zack Braff

If Steven Seagal's On Deadly Ground has taught us anything (aside from the questionable practice of blowing up nature in order to save it), it is that movies where actors direct themselves often represent an opportunity to observe monstrous egotism in its natural, uncut state. From Chaplin to Costner, Ed Burns to Barbra Streisand, too many self-styled auteurs take their opportunities behind the camera as a go-sign to affix themselves squarely in the middle of their created universes, with every additional element a mirror reflecting back at their imagined good side. (Don't sue, Barbra.)

Zack Braff's debut film, Garden State, which he wrote, directed, and stars in, may very well be a similar act of egogasm (when you put Simon and Garfunkel on the soundtrack of your examination of disaffected twentysomethings, you're just asking for it), but it features enough odd grace notes among the rampant navel-gazing to warrant a watch.

Braff, his bemused underplaying from Scrubs fully intact, stars as a lithium-zonked actor clinging to past tenuous success (folks still remember his stirring performance as a retarded quarterback in a TV movie), who, following a family tragedy, returns to New Jersey after nearly a decade of self-imposed exile. As he goes off his meds and begins to gradually allow himself to back out of his withdrawal, lessons are learned, frozen relationships fracture anew, and an outrageously hot local girl from across the tracks (Natalie Portman) throws a lifeline. Alterna-hits run nonstop on the soundtrack throughout, no doubt available in a record store near you.

This is all relatively standard stuff at first glance, but much of the zing of the movie comes from the wobbly curveballs that Braff throws at the formula. Various expository guns discovered in the first act (such as the threatening medical condition of a major character, which would be milked for maximum pathos 99 percent of the time) are allowed to remain unfired in the third. Scenes peter out before or after you'd expect. Secondary characters seem unsure of their own motivations before stumbling off into the wings, and the film features an intriguing streak of off-kilter surrealism in the early sections, reminiscent of the New Asian Wave. (I talked to Braff over the phone about his influences and he mentioned the usual suspects such as Harold and Maude and Annie Hall, but also, surprisingly, Todd Haynes' masterfully creepy Safe, which settles onto the unwary viewer like a bad rash.) It is to Braff's credit that such moments generally come off as thoughtfully factored decisions rather than mere narrative confusion. More the disappointment, then, that the climactic confrontation between father (Ian Holm, magnificent and severely underused) and son features moist-eyed speechifying that wouldn't be out of place in, well, a TV movie about a retarded quarterback.

Braff, who has a history as a still photographer, has a definite eye for the clever image and the occasional arresting composition. (One shot in particular, of the main character blending in chameleon-like among some truly hideous wallpaper, seems destined for shrine status on dorm-room walls everywhere.) Some of his narrative inventions, like the former friend living in an empty mansion after getting filthy rich for inventing soundless Velcro, may be a tad too precious, but his overall feel for the self-conscious slacker in captivity rings true. (He nails the awkwardness of being just a little too old for the kegger, for example, in a way that should make Cameron Crowe jealous.)

He also gets a major boost from his assembled cast. Portman, freed from George Lucas' shackles and back in Beautiful Girls territory (but blessedly minus that earlier film's creepy pedophiliac vibe), simply glows in a role that could easily have crossed over into lethal levels of life-affirming perkiness. That she can carry a monologue about a neglected hamster into lump-in-the-throat territory is perhaps the ultimate testament to her charm. Even better, though, is Peter Sarsgaard as Braff's gravedigger buddy who has a genuine sense of menace that glints through his stoner façade. The dangerously unstable sidekick may be a cliché dating back to Mean Streets, but Sarsgaard makes it seem like his character was too busy committing minor felonies to watch those earlier films, and when the movie takes a seemingly ill-advised turn toward seediness in the third act, briefly threatening to infringe on Boogie Nights territory, he carries it through. The director, sadly, proves to be a bit of a liability in the lead role, with an initially ingratiating underplaying that eventually turns into an unreflecting void. The emotional inaccessibility of the main character may be what the movie's about, after all, but Braff never quite allows us to become aware of the gradual transformation process.

Garden State seems poised to become a monster hit, at least on the indie scale; the Sundance buzz was deafening, and the wordless teaser trailer (available at www.apple.com/trailers/fox_searchlight/garden_state/) has led to a genuine Internet phenomenon, with legions of webheads waxing rhapsodic about the movie and proclaiming how repeat viewings have changed their lives. (When I spoke to him, Braff seemed genuinely taken aback by such fan worship, while also good-naturedly admitting that he occasionally scans the message boards for a heads-up.) As much as my inner cynic resists, I can sort of see where some of these folks are coming from. (Pause for a moment to fondly remember the lasting impact of Cusack and his boom box.) Braff's film might not be saying anything new, but at least it finds a reasonably clever, occasionally novel way to say it. As far as self-consciously generation-defining, ego-tripping movies go, you could do a whole lot worse.

editor@thestranger.com
by Andrew Wright
 
All contents © Index Newspapers, LLC
1535 11th Ave (Third Floor), Seattle, WA 98122
Contact Info


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ZamanZaman üzerinde 11 Eki, 2007, 18:08:32
Gelinlik Kızlar (http://www.youtube.com/watch?v=smEAJidepXA)
Türk Sineması  (http://64.233.183.104/search?q=cache:pEkPc0Hp2DcJ:arsiv.sabah.com.tr/2004/07/04/gny/tel10-200.html+Gelinlik+KIZLAR&hl=nl&ct=clnk&cd=16&gl=be)

Sadri Alışık başrolde
Y: Atıf Yılmaz
O: Sadri Alışık, Zeynep Değirmencioğlu, Meral Taygun
 
Yetişkin iki kızı olan Sadri Baba kızlarıyla birlikte yaşamaktadır. Karısı yıllar önce namusunu korumak için birini vurmuştur. Sadri Baba kızlarını annelerinin öldüğünü söyleyerek yetiştirmiştir. Oysa anneleri yıllardır hapistedir ve onun yokluğunda Sadri Baba evlenmemiştir. Ama artık evlenmeye karar verince kızları onu engellemeye çalışır. Sonunda kader onları anneleri ile karşılaştırınca kızlara aileyi birleştirmek için plan yapmak kalır. 
 



kuzu kafa  (bleh)


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: elaman üzerinde 11 Eki, 2007, 18:14:59
ellerine saglik, Zaman


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ZamanZaman üzerinde 13 Eki, 2007, 12:49:56
CLIPSE (http://www.youtube.com/watch?v=Jk5yKhxBsV8)
Grindin'
(feat. Pharrell Williams)


[Pharrell & (Pusha T in sing-song voice)]
Yo...
I go by the name... (I'm yo' pusha)
of Pharrell from the Neptunes...
And I just wanna let y'all know... (I'm yo' pusha)
The world is about to feel...
Something... (I'm yo' pusha), that they've never felt before
C'mon

[Pusha T]
From ghetto to ghetto, to backyard to yard
I sell it whip on whip, it's off the hard
I'm the...neighborhood pusha
Call me subwoofer, 'cause I pump "base" like that, Jack
On or off the track, I'm heavy cuz
Ball 'til you fall cause you could duck to the fetti govs
Sorry my love, what I'm seeing through these eyes
Biz convoys with the wagon on the side
Only big boys keep deuces on the ride
Gucci Chuck Taylor with the dragon on the side
Man, I make a buck, why scram?
I'm trying to show y'all who the F I am
The jewels is flirting me, damned if I'm hurting
Legend in two games like I'm Pee Wee Kirkland
Platinum on the block with consistent hits
While Pharrell keep talking this music shit

[Chorus: Pharrell]
......Grindin'! (Ahhh)
......Grindin'! (Ahhh)
Grindin'! (Ahhh)
Grindin'! (Ahhh)
Grindin'! (Ahhh)
...(Hu-huuh...)

[Malice overlapping last line of Chorus]
Patty cake, patty cake, I'm the baker's man
I bake them cakes as fast as I can
And you can tell by how my bread stack up
And disguised in this rap so the feds back up
Watch it, like my whip, like my chick, topless
Doing a buck-six with me in the cockpit
Grindin' cousin, I got pot for a dozen
Even eleven-5, if I see ya keep it comin'
And my weight, that's just as heavy as my name
So much dough, I can't swear I won't change
Excuse me if my wealth got me full of myself
Cocky, something that I just can't help
'Specially when them 20's is spinning like windmills
And the ice 32 below minus the wind chill
Filthy, the word that best defines me
I'm just grinding man, y'all nevermind me

[Chorus:]
......Grindin'! (Ahhh)
......Grindin'! (Ahhh)
Grindin'! (Ahhh)
Grindin'! (Ahhh)
Grindin'! (Ahhh)
...(Hu-huuh...)

[Hook: The Clipse in sing-song voice and (Pharrell)]
Grin-din', when you know what I keep in a lining
N better stay in line, when
When you see a nigga like me shinin' (Grin-ding!)
Grin-din', when you know what I keep in a lining
N better stay in line, when
When you see a N like me shinin' (Grin-ding!)

[Malice]
My grind's 'bout family, never been about fame
From days I wasn't "Abel/able", there was always "Cain/caine"
Four and a half will get you in the game
Anything less is just a goddamn shame
Guess the weight, my watch got blue chips in the face
with two tips whoever gets in the way
Not to mention the hideaway that rests by the lake
Consider my water meaning the icing on the cake
I'm Grinding
[Pusha T overlapping Malice's last line]
I move caine like a criple
Balance N through the hood
Kids call me Mr. Sniffles
Other hand on my nickel--
Plated whistle, one eye closed I'll hit you
As if I was Slick Rick my aim is still an issue
Lose your soul in... whichever palm I'm holdin'
One'll leave you frozen, the other, noddin' and dozin'
I'm grindin' Jack

[Chorus:]
...Grindin'! (Ahhh)
...Grindin'! (Ahhh)
Grindin'! (Ahhh)
Grindin'! (Ahhh)
Grindin'! (Ahhh)
...(Hu-huuh...)

[Hook: The Clipse in sing-song voice and (Pharrell)]
Grin-din', when you know what I keep in a lining
N better stay in line, when
When you see a N like me shinin' (Grin-ding!)
Grin-din', when you know what I keep in a lining
N better stay in line, when
When you see a N like me shinin' (Grin-ding!)


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ZamanZaman üzerinde 14 Eki, 2007, 13:50:45
washingtonpost.com (http://www.washingtonpost.com/wp-dyn/content/article/2005/09/03/AR2005090300165_pf.html)
Kanye West's Torrent of Criticism, Live on NBC (http://www.youtube.com/watch?v=zIUzLpO1kxI)
By Lisa de Moraes
Saturday, September 3, 2005; C01



Why We Love Live Television, Reason No. 137:

NBC's levee broke and Kanye West flooded through with a tear about the federal response in New Orleans during the network's live concert fundraiser for victims of Hurricane Katrina last night.

The rapper was among the celebs and singers participating in the one-hour special, produced by NBC News and run on the NBC broadcast network, as well as MSNBC and CNBC, because, hey, the numbers couldn't be any worse than usual on a Friday night and hopefully they'd raise a chunk of change for a good cause, the American Red Cross Disaster Relief Fund.

Among the performers, Faith Hill sang "There Will Come a Time," which included the lyrics, "The darkness will be gone, the weak shall be strong. Hold on to your faith." Aaron Neville performed Randy Newman's "Louisiana 1927" with its chorus: "They're trying to wash us away, they're trying to wash us away."

West was not scheduled to perform; he was one of the blah, blah, blahers, who would read from scripts prepared by the network about the impact of Katrina on southern Louisiana and Mississippi.

West and Mike Myers had been paired up to appear about halfway through the show. Their assignment: Take turns reading a script describing the breach in the levees around New Orleans.

Myers: The landscape of the city has changed dramatically, tragically and perhaps irreversibly. There is now over 25 feet of water where there was once city streets and thriving neighborhoods.

(Myers throws to West, who looked extremely nervous in his super-preppy designer rugby shirt and white pants, which is not like the arrogant West and which, in retrospect, should have been a tip-off.)

West: I hate the way they portray us in the media. You see a black family, it says, "They're looting." You see a white family, it says, "They're looking for food." And, you know, it's been five days [waiting for federal help] because most of the people are black. And even for me to complain about it, I would be a hypocrite because I've tried to turn away from the TV because it's too hard to watch. I've even been shopping before even giving a donation, so now I'm calling my business manager right now to see what is the biggest amount I can give, and just to imagine if I was down there, and those are my people down there. So anybody out there that wants to do anything that we can help -- with the way America is set up to help the poor, the black people, the less well-off, as slow as possible. I mean, the Red Cross is doing everything they can. We already realize a lot of people that could help are at war right now, fighting another way -- and they've given them permission to go down and shoot us!

(West throws back to Myers, who is looking like a guy who stopped on the tarmac to tie his shoe and got hit in the back with the 8:30 to La Guardia.)

Myers: And subtle, but in many ways even more profoundly devastating, is the lasting damage to the survivors' will to rebuild and remain in the area. The destruction of the spirit of the people of southern Louisiana and Mississippi may end up being the most tragic loss of all.

(And, because Myers is apparently as dumb as his Alfalfa hair, he throws it back to West.)

West: George Bush doesn't care about black people!

(Back to Myers, now looking like the 8:30 to La Guardia turned around and caught him square between the eyes.)

Myers: Please call . . .

At which point someone at NBC News finally regained control of the joystick and cut over to Chris Tucker, who started right in with more scripted blah, blah, blah.

"Tonight's telecast was a live television event wrought with emotion," parent company NBC Universal said in a statement issued to the Reporters Who Cover Television after the broadcast.

"Kanye West departed from the scripted comments that were prepared for him, and his opinions in no way represent the views of the networks. It would be most unfortunate if the efforts of the artists who participated tonight and the generosity of millions of Americans who are helping those in need are overshadowed by one person's opinion."

West's comments would be cut from the West Coast feed, an NBC spokeswoman told The TV Column. (The Associated Press later reported that only his comment about the president was edited out.) The show was live on the East Coast with a several-second delay; someone with his finger on a button was keeping an ear peeled in case someone uttered an obscenity but did not realize that West had gone off-script, the spokeswoman said.

© 2005 The Washington Post Company


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ZamanZaman üzerinde 15 Eki, 2007, 10:41:20
BADEM (http://www.youtube.com/watch?v=QHiAcZP42u4)
Grup Elemanları (http://www.badem.org/bio/)
Mustafa Kemal Öztürk: Vokal, Piyano, Gitar
Barış Bahçeci: Vokal, Gitar, Perküsyon
Mert Özdemir: Gitar, Vokal, Banço, Mandolin
Doğaç Başaran: Bas Gitar, Vokal
Emre Yıldız: Davul, Perküsyon


Teoman, Nil Karaibrahimgil, Aylin Aslım ve Nezih Ünen gibi ünlü sanatçı ve grupların yetiştiği Boğaziçi Üniversitesi Müzik Kulübü'nden (BÜMK) akustik tınılı ve çok sesli bir pop-rock grubu geliyor: Badem. Grup, şarkılarını günümüz toplumunda yüzeysel olarak yaşamaya başladığımız ve günden güne yitirdiğimiz aşk, sevgi ve hüzün duygularını yeniden canlandırmak için yazıyor. Türk halk şairi Karacaoğlan'ın şiirlerindeki felsefeyi benimseyen Badem, şairin sözlerini hem hızlı ve dinamik, hem de romantik ve ağır düzenlemelerle işliyor. Temalarını çok sesli melodik vokallerle ve akustik enstrüman ağırlıklı altyapılarıyla sunan Badem'in müziğinde Modern Folk Üçlüsü, MFÖ, Beatles, Eagles ve Beach Boys gibi grupların etkisi kendini hissettiriyor. Coldplay ve Travis gibi yeni dönem grupların atmosferini de grubun şarkılarında bulmak mümkün. BÜMK'de senelerce koristlik, koro şefliği ve kulüp başkanlığı faaliyetlerinde bulunmuş grup elemanları tam sekiz senedir beraber çalıyorlar.

Badem grubu Mustafa Kemal Öztürk (Vokal, piyano), Barış Bahçeci (Vokal, gitar, perküsyon), Mert Özdemir (Gitar, banço, mandolin, vokal), Doğaç Başaran (bas gitar, vokal) ve Emre Yıldız'dan (davul, perküsyon) oluşmakta. Taşoda Ses Tasarım & Müzik Prodüksiyon firmasıyla 2004'te sözleşme imzaladıktan sonra stüdyoya giren grup, ilk albümünü ekim 2005'te Sony BMG Music Türkiye'den çıkardı.

1995'te BÜMK korolarında tanışan Mustafa Kemal Öztürk ve Barış Bahçeci, Devrim Ünay adlı arkadaşlarıyla isimlerinin baş harflerinden oluşan Badem (BArışDEvrimMustafa) adıyla bir vokal topluluğu kurdular. Vokallerini gitar ve piyanoyla destekleyen Badem grubu BÜMK bünyesinde bir çok konser verdi. Bestelerinin yanında birçok türkü düzenlemesi yaptılar. Hayata bakışını ve şiirlerini çok sevdikleri Karacaoğlan'ın sözleriyle yaptıkları beste ve düzenlemelere konserlerinde yer verdiler. Gruba zaman içinde çok çeşitli sazlar eklendi. 1998'de bas gitar ve davul enstrümanları da eklendikten sonra grup şimdiki pop-rock formatına yakın bir hal aldı, ancak grubun uzun süre sabit bir davulcusu ve basçısı olmadı. Aynı sene Mert Özdemir gruba akustik gitarıyla dahil oldu ve Badem, Akdeniz Üniversitesi'nin düzenlediği Uluslararası Akdeniz Gençlik Şenliği'nde başarılı bir performans sergiledi. Grup bundan sonra sırasıyla 19 Mayıs Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi ve Avrupa Müzik Şenliği'nde sahne aldı. 2000'de korolarda tanıştıkları Doğaç Başaran bas gitarist olarak gruba katıldıktan sonra Badem, yeni haliyle Boğaziçi Üniversitesi'nde birçok konser verdi. Bir süre sonra BÜMK'de tanıştıkları Emre Yıldız, Badem elemanlarının cover parçalar çaldıkları The Bridge isimli grupta davul çalmaya başladı. Aradan bir sene geçtikten sonra Badem grubunun da davulcusu oldu. Mert Özdemir'in askere gitmesinden sonra 2002'de Show TV'nin Sing Your Song adlı müzik yarışmasına Toprak ismiyle katılan grup elemanları finallere kalmalarına rağmen Mert'in askerde olmasından dolayı çekilme kararı aldılar. Yarışmadan yaklaşık bir yıl sonra Mustafa Kemal Öztürk ve Barış Bahçeci uzun süredir üstünde çalıştıkları yapım firması kurma planlarını Anıl Savaş Kılıç adlı arkadaşlarıyla birlikte gerçekleştirdiler ve Taşoda Ses Tasarım & Müzik Prodüksiyon firması kasım 2003'te faaliyetlerine başladı. Firmayla sözleşme imzalayan Badem, mayıs 2004'te altı farklı şehirdeki on adet üniversiteyi kapsayan başarılı bir turneye imza attıktan sonra albüm çalışmalarına başladı.

Vakitlerinin büyük bir kısmını ayırdıkları Badem dışında farklı işlere sahip grup elemanlarından Mustafa Kemal Öztürk, Taşoda Ses Tasarım & Müzik Prodüksiyon'da çalışıyor. Mustafa aynı zamanda İTÜ Müzik İleri Araştırmalar Merkezi, Ses Mühendisliği, Yüksek Lisans Bölümü mezunu ve doktora öğrencisi. Barış Bahçeci felsefe bölümü mezunu ve Taşoda Ses Tasarım & Müzik Prodüksiyon'un kurucularından. Üç sene Taşoda ile birlikte çalıştıktan sonra yollarını ayıran Barış, şu an Badem ve müziğe odaklanmış durumda. Mert Özdemir inşaat yüksek mühendisi, Doğaç Başaran ise elektronik mühendisi olarak çalıştıkları işlerinden albümlerinin çıkmasına az bir süre kala istifa ettiler. Doğaç Başaran halen elektronik bölümünde doktorasına devam etmekte. Emre Yıldız ise Boğaziçi Üniversitesi'nin yeni mezunlarından. Boş vakitlerinde sık sık görüşen Badem elemanlarından Doğaç ve Mustafa'nın masa tenisine merakı çok büyük, ancak Doğaç'ın üniversitelerarası Türkiye 5.liği bulunan Mustafa'ya karşı maç kazanması pek mümkün olmuyor.

Badem grubunun senelerdir konserlerini takip eden on binlerce kişinin beklediği albümü artık raflarda. Modern ve akustik ağırlıklı pop-rock sound'u ve çok sesli vokallerle söyledikleri Karacoğlan sözleriyle Badem grubu, genciyle yaşlısıyla geniş bir kesim tarafından büyük ilgi görüyor.


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ZamanZaman üzerinde 15 Eki, 2007, 11:19:46
Make Some Noise (http://noise.amnesty.org/site/c.adKIIVNsEkG/b.1211391/k.AE8/Story_of_Make_Some_Noise__Make_Some_Noise.htm)
“Music speaks the language of freedom, revolution and solidarity. Without that freedom – without music that is angry, joyful and necessary – we are nothing.” - Yoko Ono

Make Some Noise is a global venture by Amnesty International that mixes music, celebration and action to protect individuals wherever freedom, justice and equality are denied. Thanks to an extraordinary gift from Yoko Ono – the recording rights to “Imagine” and John Lennon’s entire solo songbook – we are harnessing the power of music to inspire a new generation to stand up for human rights.

As a solo artist, John Lennon’s unique talent and passionate campaign for world peace made him one of the most influential activists the world has ever seen. "Peace is no violence, no frustration, no fear," claimed Lennon – and with this lyrical mantra, he strived to promote the issues he believed in, inspiring change through music which both provoked and united communities. In a world plagued by war and poverty Lennon's message is just as relevant today as it was it was first written.

Our aim is to attract one million new supporters worldwide. We’re not here to talk about the past, tug on the heartstrings or show images of suffering. We’re here to make a positive impact on our world and collectively raise our voices to make as much noise as we can for human rights.

"We wanted to do "Working Class Hero (http://www.youtube.com/watch?v=UPPgeDhGzKY)" because its themes of alienation, class, and social status really resonated with us. It's such a raw, aggressive song, just that line: "you're still ****ing peasants as far as I can see", we felt we could really sink our teeth into it. I hope we've done him justice. " Green Day singer-guitarist Billie Joe Armstrong

Key facts about Darfur in Western Sudan
More than 200,000 people have died in the 4-year conflict in Darfur. More than 2.5 million have been displaced from their homes.

Murder, rape, pillage and mass forced displacement continue to be used as weapons of war by government-supported Janjawid militias, along with Sudanese armed forces.
Armed opposition groups have also been responsible for grave violation of human rights.
Attacks on aid workers and humanitarian convoys continue. Between June 2006 and January 2007, 12 aid workers were killed, more than in the previous 2 years combined.

The conflict has now spread to neighbouring Chad, where Sudanese Janjawid militias and their local Chadian allies target civilians with impunity.

The presence of African Union (AU) soldiers has provided some protection to civilians, but limited logistical and financial support means that mass killings and displacement continue to take place.

The Sudanese government has failed to abide by most resolutions of the AU and UN, including UN Security Council resolution 1706 (2006). it is currently stalling the full deployment of a joint UN-AU peacekeeping force.

NO MORE EXCUSES! PROTECT THE PEOPLE OF DARFUR NOW!   (http://noise.amnesty.org/site/c.adKIIVNsEkG/b.2804859/k.82C2/Make_an_impact_Darfur_20072/apps/ka/ct/contactcustom.asp)


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: yakamoz üzerinde 15 Eki, 2007, 13:30:44
Mijn voorstel > Immortal Technique -- The Poverty of Philosophy: http://www.youtube.com/watch?v=j7Vl0peys90 (http://www.youtube.com/watch?v=j7Vl0peys90) (vanaf seconde 40 wordt ie goed ;))

¡Viva la Revolución!


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ZamanZaman üzerinde 16 Eki, 2007, 09:48:11
Immortal Technique (http://www.youtube.com/watch?v=j7Vl0peys90) (Felipe Coronel)was born February 19, 1978 in a military hospital in South America, Immortal Technique was brought to the United States in the early 80's while a civil war was breaking out in his native Peru. The US supported puppet democracy and Guerilla factions were locked in a bitter struggle which ended like most do in Latin America, with the military and economic aid of the State Dept. through channels like the CIA. Although he had escaped the belligerent poverty and social turmoil of life in the 3rd world, he was now residing in Harlem which had its own share of drama. Growing up on the streets of New York, the young man became enamored with Hip Hop culture, writing graffiti and starting to rhyme at an early age. Although he frequently cut school and ended up being arrested time and time again for his wild behavior, the kid still managed to finish high school and got accepted to a state university. Unfortunately the survivalist and aggressive attitude that was the norm in New York City caused him to be involved in more violent altercations at school, whether it was with other brothers, false flaggers or the relentlessly racist population of an uncultured Middle America.

  Compiling multiple assault charges in New York State and in other states eventually caught up to the uncompromisingly hardheaded actions of one Immortal Technique. He faced several charges for Aggravated Assault in the tri-state area. Realizing his inevitable incarceration, Technique began to prolifically write down his ideas about what he had lived and seen in the struggle back at home in relation to his visits back to his native land. He came to embrace his African roots that stemmed from his grandfather and understood the nature of racism and ignorance in its role in Latino culture, separating oppressed peoples and keeping them divided. He also began to study in depth about the Revolutionary ideas that had caused a history of uprising in the indigenous community of his Native South America. Although pressured to turn states evidence before and during his bid, he refused the DA and lawyers. He was facing a 5-10 stretch, but the hiring of a pittbull attorney helped him compile the cases without turning snitch like his co-defendants. The result was a 1-2 year sentence in the mountains, 6 hours away from the city. There Technique studied, worked out vigorously, began to document his lyrics, and create songs. Besides the creation there was destruction, and the fights were nothing compared to the verbal battles that he engaged in occasionally. This proved to be a foreshadowing of what was to come...

  Paroled in 1999, Immortal Technique returned to NYC and began a campaign to claim victory to what he had discovered he had a talent for; battling. One of the rites of passage in establishing oneself in the Hip Hop community is following in the steps of those who made their name in lyrical warfare before you. Immortal Technique quickly became known throughout the underground. His brutally disrespectful style was trademark, and it was not long until he had won countless battles not just on stage and in clubs, but on the streets whenever a random cipher would pop up. From Rocksteady Anniversary, to Braggin Rites, SLAM DVD's and hookt.com's infamous battles, he established himself as someone who could captivate a crowd and who people looked forward to seeing. But it was then that Technique realized what every battle champion had come to terms with before him, battles was just that, battling, and not synonymous with success at making music. Turning his eye to production and touching up some of the songs he had written in prison he now focused on trying to get an album together, but major labels wanted a more pop friendly image and were uncomfortable with his hardcore street style that was complemented by his political views. In response to their lack of vision, Immortal Technique left the battle circuit and released his critically acclaimed Revolutionary Vol.1, which at first moved 3000 copies, but to date has moved more than 12,000. This earned him Unsigned Hype in the Source (11/02) and numerous articles in Elemental & Mass Appeal.

  Established in the underground circuit Tech began another round of dealing with record labels unwilling to see the direction of his brutally honest and cultured rhymes. He decided to continue with what had been so successful, his hand to hand out the trunk hustle. In the post 9.11 climate, as the music industry crumbled, Immortal Technique built on the truth with a hardcore brand of street politics. Being featured in XXL, The Washington Post, and having been titled with the Hip Hop quotable in The Source (10/03) for his sophomore independent release Revolutionary Vol.2 was just the beginning.. On Viper Records, where he is the Executive VP, he sold 29,000 copies of Revolutionary Vol.2 to date and has appeared on soundtracks for new movies including the new Mario Van Peebles film "BAADASSSSS". Immortal Technique has also worked with Mumia Abu Jamal and AWOL magazine. His single "Industrial Revolution" released in conjunction with Uncle Howie Records hit #1 on CMJ and #50 on the Billboard charts. Recently back from a successful West Coast tour, Immortal Technique is now booking a European tour in the Fall of 2004 and recording his highly anticipated third album...
 

http://www.immortal-technique.com/ (http://www.immortal-technique.com/)

boodschap: bekijk de video alstublieft volledig
Alıntı
izle tamam ama anlatılanları ANLA, UYGULA ve ona göre DAVRAN hayatında
:)


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ZamanZaman üzerinde 17 Eki, 2007, 09:34:10
Jeff Dunham (http://www.comedycentral.com/comedians/browse/d/jeff_dunham.jhtml) never travels alone – and with good reason. Dunham has put some new faces on comedy for the 21st century with his fast-talking, socially reckless "Suitcase Posse." When his new hour-long special, Jeff Dunham – Spark of Insanity, aired on Comedy Central, Dunham dive-bombed into the political arena with his new partner 'Achmed the Dead Terrorist', who has failed miserably in his suicidal tasks, thanks mainly to impotent anger, and a "premature detonation."
The recent runaway success of this shrewd, contemporary, and cutting-edge comedy team has now moved Dunham and his three-foot tall sidekicks out of comedy clubs and into sold-out concert halls and performance arenas across the country.

Numbers tell the story: Dunham's last Comedy Central airing, Jeff Dunham: Arguing with Myself, was one of the network's highest rated hour-long standup specials ever, with multiple repeats every month for the past year. The DVD of the same name has gone on to be one of the most successful comedy titles in history, going quintuple-platinum (500,000 in sales) over the last year.

Dunham's team consists of 'Peanut' (http://youtube.com/watch?v=IZjMgbRUsZM), a frenzied and fast self-described 'comic genius', who claims origin from an uncharted island in Micronesia. In addition to Peanut there's; 'José Jalapeño' who avoided his destiny to be eaten when he teamed up with Jeff after an accident in his home country of Mexico, which permanently placed him, 'on a stEEK!'; There's 'Melvin', a mild-mannered, no-real-power superhero who wants to save our country from evil, meanwhile he keeps getting locked inside the suitcase. Jeff's longest running member of the posse is 'Walter', the out-spoken elderly and non-PC curmudgeon, who reasons that his marriage has lasted for forty-seven years because, "That old bitch will NEVER die..."

"What makes you think a girl would wanna see you? -José has the stICK!"  w00t:d


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ZamanZaman üzerinde 18 Eki, 2007, 13:54:12
NATACHA ATLAS - Gafsa (http://nl.youtube.com/watch?v=FlCP6I45z6s)
Biography (http://www.mish-maoul.com/)

Natacha Atlas (it's her real name) was born in Belgium, of Middle Eastern descent, with ancestral and family links to Egypt, Palestine and Morocco. Having moved around the world for most of her life, living in Brussels, Egypt, Greece and England, her experience of different cultures has most certainly influenced her music.

Natacha's first break came when she sang on Balearic beat crew !Loca's club hit Timbal, and was drawn into the Jah Wobble circle, singing and co-writing with his just-forming band Invaders of the Heart. (She has recently worked with Wobble again, on the 2002 Wobble/Temple of Sound album Shout At The Devil). She also met Transglobal Underground, the London-based multicultural collective who, in blending electronica, dub, hip-hop and funk with Indian, African and Middle Eastern musical forms, were significant role models for today's world-dance phenomenon. The encounter was to turn into a long-standing, happy association. First guesting with them in 1991, she became, two years, later, a member of the core quartet of Transglobal, as lead singer and belly-dancer (the latter not some kind of limp tourist-pleasing wiggle but the real raq sharki). A couple of years later, it was the band's Tim Whelan, Hamid ManTu and Nick Page (a.k.a. Count Dubulah, now of Temple of Sound) who helped her to make her first solo album, Diaspora. In parallel with the success of her solo albums she remained a full-time Transglobal member, and Transglobals constituted her backing band, until they left Nation in 1999, and they have remained allies throughout her subsequent career.

Diaspora was released (in the UK by Beggars Banquet/Mantra, as are all her albums) in 1995. It combined the dubby, beat-driven global dance approach of Transglobal with the more traditional work of Arabic musicians, and the result was a critically acclaimed collection of songs of love and yearning. 1997's Halim followed,  and then Gedida in 1999 , both intelligently and naturally fusing Middle Eastern and European styles, and delighting an ever-increasing audience in both territories.  2000 saw the release of The Remix Collection, in which material from the first three albums was given the treatment by a variety of remixers, including Talvin Singh, Banco de Gaia, Youth, 16B, Klute, the Bullitnuts, TJ Rehmi, Spooky and the Transglobals.  Natacha's fourth album  Ayeshteni was released in 2001. It bears, as its only English-language song, a particularly splendid example of how this singer can take on a classic and cast new light and excitement on it - a mighty rendering of Screamin' Jay Hawkins' I Put A Spell On You.  2002's album, The Natacha Atlas and Marc Eagleton Project's Foretold In The Language Of Dreams, was a considerable departure. No beats; a calm, shimmering album, involving a slightly smaller cast than usual, including Syrian qanun master Abdullah Chhadeh, whom Natacha married in 1999.

Apart from her own projects, Natacha remains very much in demand as a guest singer for the recordings and performances of a remarkably wide range of musicians, including  Nitin Sawhney, Jocelyn Pook, the Indigo Girls, FunDaMental, Ghostland, Abdel Ali Slimani, Toires, !Loca, Musafir, Sawt El Atlas, Franco Battiato, Juno Reactor, Dhol Foundation, Jah Wobble, Jaz Coleman, Apache Indian (on his chart hit Arranged Marriage), Mick Karn, Jean-Michel Jarre's Millennium Night spectacular at the Pyramids, Jonathan Demme's new film The Truth About Charlie, and David Arnold's film scores including Stargate and Die Another Day.

In 2003, she released Something Dangerous, a solo album of contrasts and collaborations, in which she zips Middle Eastern music straight to the heart of current UK pop, pulling in as she does so dance music, rap, drum'n'bass, RandB, Hindi pop, film music and French chanson. The success of her earlier work, both in the Middle East and in the West, including a top ten hit in France, has shown just how alluring a musical bridging of the divide can be; the exotic Arabic scales, rhythms and textures open up new horizons for 4/4-entrapped western pop and create possibilities for the enormous and varied Middle Eastern music scene to communicate outside itself.  For a while, at least, there were signs of that happening in France when, alongside crossover success for raï singer Khaled and others, Natacha Atlas had a top ten hit with her Arabicised version of Mon Amie La Rose, and won Best Female Singer at the Victoire de la Musique Awards, France's equivalent of the Brits. Of course, at present the divide needs bridging more than ever before. As ex-President of Ireland Mary Robinson, who in 2001 appointed Atlas Goodwill Ambassador for the UN Conference Against Racism, put it:

"She embodies the message that there is strength in diversity, that our differences - be they ethnic, racial or religious - are a source of riches to be embraced rather than feared."


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ZamanZaman üzerinde 20 Eki, 2007, 11:35:14
Cheb Khaled  (http://cheb-khaled.musiqueray.org/)الشاب خالد
Aïcha (عائشة) (http://www.youtube.com/watch?v=PMBQx8tni4g)

Khaled (1960- ), chanteur algérien, le représentant le plus connu du mouvement Rai né en Algérie dans les années 1970.
Originaire d'Oran, la patrie du Rai, Khaled Hadj-Brahim chanta dés l'àge de neuf ans dans le groupe oranais les Cinq étoiles, et étudie la guitare, le piano, la flûte et l'accordéon.
Sous le nom de cheb Khaled, il fut l'un des artisans de la fusion du chaâbi, chant populaire oranais, avec des rythmes modernes comme le rock, le funk et le reggae. Influencé galement par des artistes classiques arabes comme l'Egyptien Farid el-Atrache, il obtint un grand succés dés 1976 avec la chanson El Marsam, et devint par la suite populaire dans toute l'Algérie. Aprés le premier festival de Rai à Oran, en 1985, et la fin de la censure dont fut victime cette musique, Khaled put se produire en Europe et notamment en France, oû il s'installa.


--------------------------------------------------------------------------------

Cheb Khaled Suite ...

Khaled (1960- ), chanteur algérien, le représentant le plus connu du mouvement Rai né en Algérie dans les années 1970.
Originaire d'Oran, la patrie du Rai, Khaled Hadj-Brahim chanta dés l'àge de neuf ans dans le groupe oranais les Cinq étoiles, et étudia la guitare, le piano, la flûte et l'accordéon.
Sous le nom de cheb Khaled, il fut l'un des artisans de la fusion du chaâbi, chant populaire oranais, avec des rythmes modernes comme le rock, le funk et le reggae. Influencé galement par des artistes classiques arabes comme l'Egyptien Farid el-Atrache, il obtint un grand succés dés 1976 avec la chanson El Marsam, et devint par la suite populaire dans toute l'Algérie. Aprés le premier festival de Rai à Oran, en 1985, et la fin de la censure dont fut victime cette musique, Khaled put se produire en Europe et notamment en France, oû il s'installa.
Le mélange de Rai, de funk et de new wave avant-gardiste de son album Kutchî, produit en 1986 avec l'artiste algérien Safy Boutella, lui apporta la notoriétè en France et au Japon. Suivant l'essor de la world music, il enregistra en 1992 Khaled, égalant par le son les meilleures productions américaines et utilisant des rythmes rap et reggae. L'album se trouva propulsé en tête des hits-parades, fut consacré disque d'or en France et en Inde, et fit conna?tre le chanteur dans le monde entier. Il devint l'embléme de la nouvelle musique du Maghreb, et permit à la musique orientale moderne de percer dans le paysage musical commercial occidental. Parmi les autres productions de Khaled, citons Ya Taleb (1990), influencé par le jazz-rock, et Nssi-Nssi(1994).


(ter informatie  :d:AİŞE: (Ar.) Ka. - 1. Yaşayan, zenginlik ve bolluk gören. Yaşayış. Aişe binti Ebu Bekir. Peygamberimiz (s.a.s)'in hanımlarından. Muhterem annelerimizden biri olan Aişe (r.a.) İslami bilgisi ve fakihliği ile de meşhurdur (bkz. Ayşe).)


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: DeSiRe üzerinde 20 Eki, 2007, 11:46:06
tnx  (wub)



tis niks   ;)


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ZamanZaman üzerinde 21 Eki, 2007, 13:06:25
mijn lievelingsdocumentaire over "the moon landing hoax"   (laugh)

Dark Side of the Moon (documentary)  (http://nl.youtube.com/watch?v=Gsh6JmaKJBA)

Dark Side of the Moon  (http://en.wikipedia.org/wiki/Dark_Side_of_the_Moon_%28documentary%29) is a French mockumentary by director William Karel which originally aired on Arte in 2002 with the title Opération Lune. The basic premise for the film is the theory that the television footage from the Apollo 11 Moon landing was faked and actually recorded in a studio by the CIA with help from director Stanley Kubrick. It features some surprising guest appearances, most notably by Donald Rumsfeld, Dr. Henry Kissinger, Alexander Haig, Buzz Aldrin and Stanley Kubrick's widow, Christiane Kubrick.

The tone of the documentary begins with low key revelations of NASA working closely with Hollywood at the time of the Moon landings. Over the course of the tale, Karel postulates that not only did Kubrick help the USA fake the moon landings but that he was eventually killed by the CIA to cover up the truth. First hand testimony backing these claims come from Rumsfeld and Dr. Kissinger lends credence to the story.

It is finally revealed that this is a mockumentary as the end credits roll over a montage of blooper reels, with the main participants laughing over the absurdity of their lines or questioning if particular ones would give the joke away too soon. Besides being a comedic documentary, it is also an exercise in Jean Baudrillard's theories of hyperreality.


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ZamanZaman üzerinde 22 Eki, 2007, 13:47:45
Kınalı Kuzu (http://www.youtube.com/watch?v=ISV1CaK77LA)

Kurban olsun diye kınalamış
Anası oğlunun saçlarını
Hiç çatılmamış şimdiye kadar
Kurbanına simsiyah kaşları.

“Koçlar gibi gideceksin demiş
Bayramın Çanakkale’de senin”
Öperken alnından gülümsemiş
“İnşallah şehit olur bedenin…”

“Ana” dedi kınalı kuzu
“Vatan uğrunda ölmek
İnan bana vız gelir
Dünyalar toplanıp gelse bile
İmanım karşısında
Cılız gelir…”
Çanakkale,
Dünyanın geldiği yer
Bir vatan uğruna
Binlerce Mehmet’in 'vurulup tertemiz alnından'
Bir güneş gibi yattığı yer.
Çanakkale,
İsterse sürüyle gelsin medeniyetin ordusu
Türkün aklına gelmez ölmek korkusu
Yok etmek değildi yapılan
Yaşamak savaşıydı,
Var olmak savaşıydı bu.
Öyle bir savaştı ki
Bir göz fırlamış başından düşmana bakıyordu
Parçalanmış bir gırtlak Allah Allah diyordu
Kanlar içinde bir ayak düşman üstüne yürürken
Tetikte kopmuş bir parmak
Hâlâ mermi sıkıyordu.
Denizden, karadan, havadan saldıran bir medeniyet
Yer gök kan olmuş, yer gök et
İşte Batı
İşte insanlık denilen vahşet.

Toplanıp gelse ne yazar medeniyetin ordusu
Çanakkale dardır, bilinmez mi geçilmez
Hiç olmamıştır ki kuzuların ölmekten korkusu
Türkler vatan için can vermekten çekinmez.
Her neferinde memleket kadar büyük bir yürek
Her yürekte memleketten büyük iman var
Nasıl geçilebilir böyle kınalı başlardan,
Etten, kemikten bir duvar?

Geçemediler
Geçemeyecekler
Ne imanı hesapladılar
Ne akacak kanı
Bilemediler ki hiçbir Türk
Ölmeden bırakmaz vatanı.
Bırakmadı kınalı kuzu
'Vurulup tertemiz alnından' uzanıp yattı.
(edit)

“Kınalı kuzum, kınalı kuzum
Yoluna kurban olduğum
(edit)
Dokuz ayda doğurduğum
Ak sütüm helal ettiğim
Görevini yaptı geçirtmedi düşmanı” diyordu
Köyde dimdik gezen annesi
Gelmiyordu geceleri sevincinden uykusu
Duyulmuyordu akmayan gözyaşlarında
“Olmadı kuzumun yavuklusu” diyen sesi.

Turgut Uzdu


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Codename 1907 üzerinde 22 Eki, 2007, 14:36:10
Ellerine saglik Fatma, cok guzel..
Bosuna mi can verdi be Hasanlar?
Uyan Turkiyem uyan


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ZamanZaman üzerinde 23 Eki, 2007, 16:13:56
Selam sana selam kutlu Mehmetçik (http://nl.youtube.com/watch?v=YrYSMmbkKcc)
Gönül gözün açık bakışın farklı
Düşmanın üstüne akışın farklı
Bayrağın ay yıldız nakışın farklı
Selam sana selam kutlu Mehmetçik


Ahmet Ergin



(http://img301.imageshack.us/img301/7244/sehitoglu23pr.jpg)


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ZamanZaman üzerinde 24 Eki, 2007, 11:09:53
 Zülfü Livaneli    (http://nl.youtube.com/watch?v=thU_k5O2TKI)
Nefesim Nefesine  
 
Yatar gül harmanı gibi
Canımın dermanı gibi
Har yanında çiçek açmış
Binboğa ormanı gibi
Nesine yar nesine
Ölürüm ben sesine
Bir daha vursa idi
Nefesim nefesine
Canım sese mi geldin
Kadem basa mı geldin
Sağ olsam gelmez idin
Öldüm yasa mı geldin
Nesine...
Saçın yüzüne perde
Yüreğim düştü derde
Ayak üstü duramam
Seni gördüğüm yerde
Nesine...



 


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ZamanZaman üzerinde 25 Eki, 2007, 21:07:36
Türk Sineması "Kara Gözlüm"  (http://arsiv.sabah.com.tr/2004/02/17/tel03.html)
Balıkçı kızın aşkı
Y: Atıf Yılmaz
O: Kadir İnanır, Türkan Şoray
Balıkçılık yapan dedesiyle beraber yaşayan ve balık satan genç bir kız balıkları satmak için şarkı söylediği bir sırada sesini ve kendisini çok beğenen bir gazino patronu iş teklif eder. Azize çok para kazanmak için bu işi kabul eder. Bu arada kimliğini gizleyen bir bestekar Azize'ye aşık olmuştur ve onun için şarkılar yazmaktadır. Azize de bu şarkıları çok sever ve bu gizli aşığı aramaya başlar. Bu çok güzel şarkıların yaratıcısı Azize'nin çok yakınında olan garsondur. 


Türkân Şoray (http://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkan_%C5%9Eoray) (d. 28 Haziran 1945, İstanbul). Türk sinema oyuncusu ve yönetmen.
Fatih Kız Lisesi orta bölümünü bitirmiştir. 1960'larda sinema ile tanışmış, 1964'te 1. Antalya Film Festivali'nde "Acı Hayat" filmiyle en başarılı kadın oyuncu ödülünü almıştır.
Hülya Koçyiğit, Filiz Akın ve Fatma Girik'le birlikte, Türk sinemasının bir dönemine damgasını vurmuş dört önemli kadın oyuncudan biri kabul edilir. Bu dörtlü içinde, yönetmenlik de yapmış tek oyuncudur.
90'lı yıllarla birlikte, TV çalışmalarına da ağırlık vermeye başlamıştır. Yaptığı bu çalışmalardan en çok ses getiren ve uzun ömürlü olanları, İkinci Bahar ve Tatlı Hayat olmuştur.
Tiyatro oyuncusu Cihan Ünal ile 1983'te evlenmiş 1987'de ayrılmış ve bu evlilikten Yağmur adlı bir kızları olmuştur. Bugüne kadar 203 filmde rol almıştır.


Kadir İnanır (http://tr.wikipedia.org/wiki/Kadir_%C4%B0nan%C4%B1r) ( 15 Nisan 1949, Fatsa, Ordu) sinema oyuncusu.
1949 yılının Ağustos sonu ve Eylül ayının ortalarında bir günde çok kalabalık bir ailenin son çocuğu olarak dünyaya geldi.
İlk ve ortaokulu Fatsa’da, liseyi İstanbul’da Haydarpaşa Lisesinde yatılı okudu.
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-Televizyon bölümünü bitirdi.
1969 yılında bir yarışmada birinci olarak sinema hayatına başladı. Bir yıl yardımcı rollerde deneyim kazandıktan sonra hep başrollerde oynadı.
182 tane sinema filmi ve 7 tane televizyon dizisinde rol aldı.
Sinema dışındaki ilgi alanları sosyoloji, ekonomi ve siyasettir.




  Sevemedim Kara Gözlüm    (http://www.youtube.com/watch?v=eHyonR6GaR4)


Sevemedim kara gözlüm seni doyunca
Hep kıskandım seni elden yıllar boyunca
Kuşlar gibi ikimiz bir yuva kuralım

Ayırmasın mevlam bizi ömür boyunca
Aramıza kimse gelip girmesin
Ayırmasın Mevla'm bizi
Ömür boyunca

Bana cefa ediyorlar bilmem nedendir
Benim korkum senden değil kaderimdendir
Herkes bana deli diye gülüp geçiyor
Senin aşkın beni kara gözlüm deli ediyor

(http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/3468.jpg)
 
(http://www.turksinemasi.com/images/sinemaci_resimler/kadirinanir7.jpg)



Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Cicero üzerinde 25 Eki, 2007, 21:24:06
bence bu daha guzel :p

http://nl.youtube.com/watch?v=ITTQPBKrdG8
http://nl.youtube.com/watch?v=d_xqbxKiBI8
http://nl.youtube.com/watch?v=KmV2fR8Sc6s


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ZamanZaman üzerinde 26 Eki, 2007, 15:11:34
Korkuyorum Anne (http://www.korkuyorumanne.com/index_tr.html)
Kürek kemiği, göğüs kafesi, omurga, kafatası, tırnak, bir ağız dolusu diş…
Romatizma, bel ağrısı,
kemik erimesi (http://www.youtube.com/watch?v=laYGzO_AlnA).
Bol et. Bol kemik.
Bol damar.
Kilolarca bağırsak.
İri göğüsler. Sarkık ciğerler.
Ülser, halsizlik, ameliyat, kahkaha, tokat, küfür, tümör, meme, aşk, gözlük, kepek.
İş bulur, borç alır, altına kaçırır, yalan söyler, sivilcesini patlatır, kaşınır, öğünür.
Fotoğraf çektirir, kırlara koşar, kusar, öper, güler.
Ot yer, hayvan yer, kaşınır, uyur.
Üzülür, düşünür, korkar.
İnsan nedir ki...
Film, bunu merak ediyor.
İstanbul’un, vapur sesleri ve martı çığlıklarıyla yankılanan sokaklarında ve evlerinde, çığlık çığlığa, omuz omuza, sırt sırta, dudak dudağa,
el ele, yumruk yumruğa, göz göze, yanak yanağa yaşayan insanları:
Ali ve babası Rasih... Terzi Neriman ve oğlu Keten... Karnında bebeğiyle İpek... Kapıcı Rıza, karısı Selvi ve oğlu Çetin... Mahallenin kasabı Kemal... Neriman’ın köpeği Çakır. İpek’in kiracısı cimnastikçi Ümit, eski boksör Aytekin ve dostu Zambak...
Film Ali’nin geçirdiği bir kaza ile başlıyor. Ali, kazada hafızasını kaybediyor. Filmin bütün ‘insanları’ kendilerini Ali’nin kafa karışıklığı ile gelen bir karmaşanın içinde buluyorlar: Bu karmaşa hergünün karmaşası, bu karmaşanın bir başka adı, hayat.


Filmin Künyesi
Yönetmen: Reha Erdem
Senaryo: Nilüfer Güngörmüş, Reha Erdem
Görüntü Yönetmeni: Florent Herry
Kurgu: Nathalie Le Guay, Reha Erdem
Sanat Yönetmeni: Mehtap Ün Kanıbelli
Ses: Regis Leroux
Yapım Sorumlusu: Evrim Saraçoğlu
Kostüm: Ayşe Pirinççioğlu
Yapımcı: Ömer Atay
Ortak Yapımcılar: Françoise Piraud, Sylvie Martin (Strapontin)
Yapım: Atlantik Film
Dağıtım: Kenda Film

Oyuncular:
Ali Düşenkalkar, Işıl Yücesoy, Köksal Engür, Şenay Gürler, Arzu Bazman, Turgay Aydın, Aydoğan Oflu, Bülent Emin Yarar, Ozan Uygun, Esra Bezen Bilgin




Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ZamanZaman üzerinde 27 Eki, 2007, 17:20:46
Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri Arasındaki Siyasi İlişkiler (1923-1938)   (http://www.youtube.com/watch?v=I-mxINbzjfU)
Prof. Dr. Ahmet Özgiray*


  İki devlet arasındaki ilişkiler teknik olarak 1830 yılından, hatta, Amerika’nın millî bir devlet olarak ortaya çıktığı 1808 yıllarından itibaren başlar. 19. yüzyılda iki devlet arasındaki ilişkilerin her iki devlet için de o kadar önemi yoktur. Osmanlı İmparatorluğu’nda ulaşım ve iletişimin Amerikalılar’ca geliştirilmesi iki ülkeyi birbirine yaklaştırdı. Fakat iki ülkeyi ekonomik, politik ve kültürel açıdan gerçekten yaklaştıracak bir topluluk oluşmadı.

Hatta 19. yüzyılda bile iki devlet fiziki olarak birbirlerine çok uzaktı. I. Dünya Savaşı sırasında Türk - Amerikan ilişkileri kesilmişti. Ancak, Başkan Wilson’un 1918 beyannamesi ile birlikte iki devlet arasında küçük bir yaklaşım oldu. Amerika I. Cihan Harbi’nde Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmedi. 13 Kasım 1918’de İtilâf Devletleri’nin İstanbul’u askerî açıdan işgal etmelerine Amerika da katıldı. İstanbul’daki Amerikan Yüksek Komiseri Koramiral Mark L. Bristol, Türkler üzerinde iyi intiba uyandırdı. Ayrıca, Amerika’nın Yakın Doğu Yardım Komitesi, 1918 yılından sonra çok yönlü girişimleriyle Amerikan prestijini Türkiye’de devam ettirmede önemli rol oynadı. Ayrıca Amerika, manda sisteminde yer almak istemediği gibi, Orta Doğu4da bir rol oynamak istemiyordu. Daha önce olduğu gibi Türkiye ile ekonomik ve politik ilişkiler fazla önemli değildi. İki ülke arasındaki önemli ilişkiler 1939 yılından sonra başlamıştır.

Bu tarihe kadar Amerika’da genel bir Türk aleyhtarlığı vardı. Türk düşmanlığını oluşturan amil, Avrupa’da olduğu gibi Türkler’in, İslâm dinini lideri oluşundandı1. Buna ilâveten, 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’ndan bağımsızlığını kazanmak için uğraşan Osmanlı tebası olan zımmîler Türk düşmanlığından yanaydı. Osmanlı İmpartorluğu’ndan Amerika’ya göç eden göçmenler, Yunan yanlısı, Makedon yanlısı ve Bulgar yanlısı kişilerdi.

Amerikan misyonerlerinin Türkiye’deki faaliyetleri, Amerikan protestan tarikinin şaşırtıcı ve büyüleyici olduğu kadar aynı zamanda da ilham veren bir bölümüdür. Bu misyonerlerin ilk amacı, Müslümanları Hristiyan yapmak değildi. Asıl amaç, Türkiye’nin doğusundaki kiliselere, Hristiyanlıktan yozlaşmış veya yozlaşmak üzere olan cemaati buralara kanalize etmekti2. Anadolu Hristiyanlarından ilk cevap Ermenilerden geldi. Çünkü, bu tarihlerde Ermenileri değişik ülkelerin misyonerleri kendi mezheplerine döndürmek istiyorlardı3. Bu arada, Osmanlı Protestan kilisesi yaratıldı. Bu kilise zamanlı Osmanlı millet sistemi içerisinde yer aldı. Yunanlı Protestanlar, Arapça konuşan Protestanlar ve Bulgar Protestanları bu kiliseye bağladılar.

Anadolu’ya gelen Amerikan misyonerleri zamanla sıhhi eğitim, sağlık hizmetlerinin de önemli olduğunun farkına vardılar. Bu hizmetleri yürütecek Hristiyan doktor ve işçileri Anadolu’ya getirdiler. Misyoner okulları kreşlerden dinî eğitim veren okullara kadar çeşitlendirildi. Bunları popüler kılmak için spor ve atletizme önem verildi. Amerikan iç savaşı sırasında Hamlin Koleji, başka bir deyişle Robert Koleji, New York’lu Christopher Robert onuruna İstanbul ve Beyrut’ta açıldı. Buralarda Hristiyan talebeler kadar Müslüman öğrenciler de kabul ediliyordu4.

Fakat II. Abdülhamit, Müslümanların bu kolejlere girmesini yasak etti. Cumhuriyet’in ilanına kadar Robert Koleji Müslüman öğrencilere cazip gelmedi. İşte bu sırada Robert College daha çok Ermeni, Yunan ve Bulgar öğrencileri bünyesine aldı5. 1908 İnkılâbı ve Cumhuriyet’in kuruluşu ile birlikte Türkiye’de faaliyet gösteren yabancı okullara bazı kısıtlamalar getirildi. Bu okullar bazı dersleri kendi dillerinde okuturlarken, programlarına Türkçe dersleri konuldu ve tarih eğitiminin Türkçe olarak verilmesi zorunluluğu getirildi.

Tarih boyunca Türk - Amerikan ilişkileri ilginçtir. İki ülke tarih boyunca savaş yapmamışlardı. Hatta, I. Dünya Harbi’nde Amerika resmen Osmanlı İmparatorluğu’na ve Bulgaristan’a savaş ilân etmedi6. Fakat Lozan sulh konferansında Amerika müşahit olarak bir delegasyonla katıldı. İki ülke arasında diplomatik ilişki kurmak kolay olmadı. Zira iki ülke arasında gizli olarak var olan anlaşmazlık sorunları vardı. 1923’ten sonra Türkiye’nin her yöresine yayılmış olan Amerikan kolejlerini, Türkiye, zararlı Hristiyan propagandası yapıyor gerekçesiyle kapattı. Ayrıca, Türkler’i öfkelendiren husus ise; Doğu’da bir bağımsız Ermenistan devletini kurma girişimlerine Amerikan halkının sıcak bakmasıydı. Amerikan basını, Türkler’in Ermeniler’e karşı 1915 yılında uyguladığı tehcir olayını yakından izlediği gibi, Ermeniler’i daima Türkler’e karşı üstün tutmuştur7.

Ağustos 1923’te, Türkiye ile Amerika arasında Dostluk ve Ticarî Antlaşma Lozan’da imzalandı8. Bu arada, İade-yi Mücrimin antlaşması da yapıldı. Türkiye’nin imzaladığı Lozan sulh antlaşmasının Amerikan Anayasası gereği Amerikan Senatosunda onaylanması gerekiyordu. Bazı Amerikalı Senatörler, Ankara’nın yapmakta olduğu inkılâpları yetersiz bulmaları, onu Avrupa kültürünü uygulamada yetersiz bularak Türkiye’ye barbar olarak bakıyorlardı. Ayrıca, Ermeni tehcirinden hasıl olan bazı olumsuz neticeleri gerekçe göstererek ve senatoda onay için 2/3 çoğunluk sağlanamadığından, Lozan sulh Antlaşmasını uzun süre onaylamadıkları gibi, Türkiye ile diplomatik ilişkiye girilmesini istemiyorlardı.

Tarafsız zihniyete sahip devlet adamları ve diplomatların iyi niyetli girişimi ile Amerika’da Ermeniler tarafından sürdürülen Türk aleyhtarlığı, basın kısmen susturularak, iki devlet arasındaki iyi niyet ve hisler fazla etkin olmasa da, yine de mesafe katetmede başarılı olmuştur. Nitekim, İstanbul’daki Amerikan diplomatik temsilcisi Koramiral Mark L. Bristol ile Türkiye Hariciye Bakanlığı arasında nota teatisiyle Lozan Sulh Antlaşması’nın imzalanmasından sonra yaklaşık olarak üç buçuk yıl sonra, 17 Şubat 1927’de muntazam diplomatik ilişkiler kurularak iki ülke arasında dostça ilişkilerin başladığı resmen açıklandı9. Bu tarihten sonra iki devlet arasındaki ilişkiler kesintiye uğramaksızın gelişti. Bilhassa özel antlaşmalarla yürütülen ekonomik ilişkiler memnuniyet verici bir şekilde mesafe katetmeye başladı. Bu ilişkilerin başlamasında Amerika Dışişleri Bakanı yardımcısı M.Crew’i katkısı büyük olmuştur. Crew’in iddiası, Amerikan pazarlarının Türk ürünlerine ve bilhassa incir ve tütün satımına müsait olduğu şeklindeydi. Gerçekten, 1925’te Türkiye’nin toplam ihracatının % 13’ü olan 25,1 milyon Türk Lirası tutarındaki malı Türkiye Amerika’ya ihraç ederken, Amerika’nın Türkiye’ye ihracatı çok azdı. Başka bir deyişle, A.B.D.’nin ithalattaki payı % 3’ten % 6’ya, ihracattaki payı da %6’dan% 13’e yükseldi10.

1923 yılında Lozan sulh görüşmelerinde Amerikan müşahitlerin çalışmaları, Türkiye ile Amerika arasında ne dostluk, ne de zıtlaşma meydana getirecek tarzdaydı. Bu müşahitler, sulh görüşmelerinde İtilâf Devletleri’ne fazla yardımcı olmazlarken, ekonomik çıkarları nedeniyle Türkler’i desteklediler. Ayrıca, Türk Petrol kumpanyasından isteklerde bulunan İngiliz temsilcisine de tutumları katılaştı.

Nisan ayında Ankara tarafından onaylanan Chester Projesi’nin” havasi bazı Türkler’de umut hayalleri doğurdu ve ballı dolar hayaline kapıldılar. Fakat Chester balonu sonbaharda söndü. Amerika, “Bu Chester Projesi ile ilişkimiz yoktur” diyerek işin içinden sıyrıldılar.

6 Ağustos 1923’te Türkiye, Amerika ile Lozan’da bir antlaşma imzaladı. Bu antlaşma, İtilâf Devletleri’yle yapılan antlaşmadan farklı değildi. Lozan Barış Antlaşması’nın bazı maddelerinin tanımı ve konsolosluklara atıfta bulunuluyordu.

İade-yi Mücrimin ile ilgili olarak ise İtilâf Devletleri ne elde etmişlerse, Amerika da onu elde etmiştir. Bu iki antlaşmadan, Amerika gibi büyük bir devleti kapitülasyonların kaldırılması için ikna ettiklerinden dolayı memnundular. Lozan Sulh Antlaşması Amerikan Senatosu’nca aralık sonuna kadar onaylanmadı. Fakat buna Türkiye gönül koymadı. 24 Aralık’ta Amerikalılarla varılan uzlaşma sonucunda, Amerikan Senatosu’nun Türkler aleyhindeki iddialarına cevap vermek üzere karma bir komisyon kuruldu12. Bu komisyonun çalışmalarına rağmen, 1924 yılının sonuna kadar Lozan Sulh Antlaşması henüz Amerikan kongresince onaylanmamıştı. Fakat Türkiye’deki kanı, kongrenin bu antlaşmayı ergeç onaylamak için gerekli adımı atacağı şeklindeydi. Fakat Ortodoks Fener Rum Patriği’nin İstanbul’dan çıkarılacağı Türk hükümetince hükme bağlanınca, Kongrenin sulhu onaylama umudu geniş bir şekilde yok oldu. Dine önem veren ülkelerde bu gibi girişimlerin o ülkeyi etkileyeceği de kesindir. Bu yüzden kongrenin Lozan Sulh Antlaşmasını onaylaması gecikti. Fakat Amiral Bristol, kendisine Yüksek Komiser sıfatı vererek görevini sürdürmeye devam etti. Bu arada, Anadolu’daki Amerikan misyoner okullarının çoğu bazı gerekçelerle kapatıldı. Hatta, Boğaziçindeki Robert College bile Türk yetkililer tarafından denetim altına alındı. Bu tarihlerde Robert College hakkında söylenecek menfi bir söz veya bir hareket Türkiye’de yankı uyandırıyordu. Bunun neticesinde de College karşı protesto yapılıyor ve tahkikat açılıyordu. Amerika’nın Türkiye’deki çıkarı da bu okullardı. Fakat bu okullar meselesi bir tarafa bırakılırsa, iki ülke arasındaki ilişkiler doğru yolda ilerliyordu13.

Cumhur Reisi Gazi Paşa da, TBMM’sinin ikinci dönem birinci toplanma yılını açarken: “Geçen sene esnasında siyaset-i hariciyemiz sulh ve sükun vadisinde mütemadi terakki göstermiş, dedikten sonra Cemahir-i Müttehide-yi Amerika ile müsavat ve mütekabiliyet esası üzerine muahedename imza olunmuştur. Tasdiki hükümet tarafından Meclisi âlimize arzolunacaktır” demiştir14.

1926 yılı içerisinde Türk - Amerikan ilişkilerinde bir ilerleme yoktur. Amerikan Senatosu ısrarla Lozan Sulh Antlaşmasını onaylamayı reddediyordu. Buna karşın, Türkiye’deki Amerikan çıkarları geçici antlaşmalarla korunuyordu. Türkiye, Amerika’dan ithal ettiği mallara düşük gümrük tarifeleri uyguluyordu. Yüksek gümrük tarifesi uygulamaya hakkı olmasına rağmen bundan kaçınıyordu. Zira Türkiye Amerika’ya yüksek kaliteli tütün, incir ve halı ihraç ederek peşin nakit döviz elde ettiği için, Amerika’ya karşı hoşgörülü davranıyordu15. Gazi Paşa’da 1 Kasım 1926’da TBMM’sinin ikinci dönem dördüncü toplanma yılını açarken: “Siyaset-i hariciyemiz, ötedenberi takip ettiğimiz sulh ve müsalemet hattı aslisinde müsbet neticelerle inkişaf etmektedir”, dedikten sonra Şimali Amerika ve Cemahir-i Müttehidesiyle muvakkat bir ticaret itilâfnamesi akdettik. Aramızda imza edilmiş bulunan muahedenin bu devrede heyet-i celilenin tasdikine iktiran edeceğini ümit ederim16, demiştir. İki ülke arasında imza edilen antlaşmaların meclislerce onayı sadece Amerika’da gecikmekte kalmayıp Türkiye’de onay gecikmekteydi.

Diğer taraftan, Amerikan elçisi oldukça gürültülü bir hava içinde Leviathan gemisiyle 1 Ağustos Pazar günü Newyork’tan Türkiye’ye hareket etti17. Bazı fanatik ruhlu Ermeniler bu defa yaptıkları bir mitingle, Türkiye’nin Amerika’daki elçisini, -ki henüz gelmemişti- yahut Türkiye’ye hareket eden Amerikan elçisini veya ikisini birden vurma fikrini ortaya attılar. Bu davranışlarıyla Ermeni ırkının ızdıraplarına karşı bütün dünyanın merhametini ve ilgisini çekmek istiyorlardı. 22 Eylül’de Amerikan elçisi Tevfik Rüştü Bey’i, yıkılacak derecede harap ve kirli bir binada ziyaret etti.

Bakan elçiyi selamladıktan sonra, “Birleşik Amerika temsilcisi olarak kabul etmekten, özellikle Lozan Antlaşması’na imza koymuş bir insan olarak memnuniyet duyduğunu, İsmet Paşa’nın kendisinden daima iltifatlı sözlerle bahsettiğini, Lozan Konferansı’nda derin bir anlayış gösterdiğinizi sık sık söyledi”. Elçi, Tevfik Rüştü Bey’e cevaben: “Konferans sırasında Türkiye’yi az çok tanıdığını, konferansta büyük bir ustalık ve anlayış göstermiş olan İsmet Paşa’nın kişiliğine karşı büyük bir sempati ve hayranlık duymakta olduğunu, Türkiye’nin birkaç yıl içindeki gelişmelerini yakın bir ilgi ile izlemekte olduğunu” söyledikten sonra: “Amiral Bristol’dan sizi o kadar dinledim ki, daha önceden de zaten sizi iyice tanımış bulunuyordum”, dedi18.

Elçi Grew, 12 Ekim 1927’de itimatnamesini vermek için Çankaya’ya çıktı, itimatnamesini verdikten sonra Gazi, Elçiye: “Daha önce Türkiye’ye gelip gelmediğini ve Ankara’yı nasıl bulduğunu sordu”. Merasim bittikten sonra Elçi Tevfik Rüştü Bey’i ziyaret etti. Tevfik Rüştü Bey ona: “Gazi üzerinde çok iyi bir izlenim bırakmış olduğunu, kendisini şimdiye kadar bu derece memnun görmediğini, Gazi’yi memnun etmenin kolay bir şey olmadığını söyledi”. Ben de kendisine: “Cumhurbaşkanının üzerinde fevkalâde bir etki bırakmış olduğunu, özellikle çehresindeki kudret ve irade ifadesini hiç unutmayacağını, gerçekten de Gazi’de hedefine erişmek için her güçlüyü yenebilecek bir insan çehresi var” dedim19.

Tevfik Bey’in yanından ayrıldıktan sonra Elçi Bakanlıktaki odasında İsmet Paşa’yı ziyaret etmiştir”. İsmet Paşa beni büyük bir sıcaklıkla selamladıktan sonra tercümansız olarak Fransızca konuştuk. Beni eskisinden daha genç gördüğünü söyledi, ben de, üzerinde taşıdığı ağır sorumluluklara rağmen kendisinin hiç yaşlanmamış olduğunu işaret ettim”. Gerçekten ihtiyarlamamış, yalnız saçları daha aklaşmış ve biraz şişmanlamış, yüzünde aynı tebessüm ve gözlerinin çevresinde aynı kırışıklıklar vardı. Fakat kulakları daha ağırlaşmıştı.

1926 yılı Aralık ayı sonuna doğru Uzlaşmazlıklar Komisyonu başkanı Senatör King, Senatoya bir uzlaşma önergesi verdi. Fakat King Türkiye’yi Ermeni, Hristiyan, Nasturi ve Yunanlılar’ın mallarım müsadere etmek ve onları öldürmekten mesul tutuyordu. Amerikan kongresi, bu iddiaları gözönüne alarak, Lozan Antlaşması’nı bir daha onaylamayı reddetti.

Senato’nun bu inadına karşı, iki devlet arasındaki çıkarları korumak için geçici bir antlaşma yapıldı. Lozan temel alınarak yapılan bu anlaşmaya göre; diplomatik ve konsolosluk işleminin yürütülmesi resmen 1 Haziran 1928’de başlayacaktı. Diğer taraftan, Şubat 1927 tarihine kadar gümrük ve diğer vergiler için her iki devlet, biri diğerine en fazla mazhara lâyık ülke muamelesi yaptı. Bu hususi işler her üç ayda bir otomatik olarak uzayacaktı. Böyle yapmaktaki amaç; Kongreye Lozan Sulh Antlaşması’nı kısa süre içerisinde onaylatmaktı.

Amiral Mark Bristol, Amerika’nın Türkiye ile yapmış olduğu Lozan Antlaşması’nı Kongre’nin onaylamasını istiyordu. Fakat, Mayıs ayı sonuna doğru Bristol, Çin Denizi’ndeki Amerikan Deniz Filosu’na kumandan olarak atandı. Bu tarihlerde Amerika’nın eski Osmanlı Elçisi Gerard’ın önderliğinde, Amerikan basınında Türkiye aleyhtarı kampanya başlatıldı. Bu kampanyaya Amerika’nın Büyük harp öncesi elçisi olan Henry Morgenthau katılmadı20. Bu kampanyaya H. Morgenthau katılmadığı için de tepki görmedi.

Gazi Paşa, Türk basınına misillemede bulunulması direktifini verdi. Gazi’nin yakın arkadaşlarından biri olan Ahmet Ağaoğlu bir makalesinde, Amerikalılar’ın Zenciler’e ve Kızıl Derililer’e yaptığı kötü muameleyi işleyip, sonuç olarak da Amerikalılar’a bu Ermeni katliamı meselesini unutmalarını öğütledi.

1927 senesinde bu gibi olaylar hariç, iki ülke arasındaki ilişkiler dostça gelişti. Yeni Elçi M. Grew de Bristol’un uzlaşma politikasını gütmeye başladı. Ancak Bristol, Amerikan sermayesini Türkiye’ye çekmek için çaba sarfetmişti. Aynı isteği M. Grew göstermedi.

Yine de Ulen Corporation, Kuhn Loeb, and The Fox Corporation özel olarak Türkiye’ye Türk yetkililerle görüşmek üzere temsilciler gönderdiler. Bunların arasında olan Ulen Corporation’dan Kuhn Loeb, Türkiye tarımı üzerinde incelemeler yaptı. Ulen Corporation Henry Ford’a serbest bölge liman inşaatı için mali destek sağlaması yolunda teşebbüste bulundu. Bu serbest bölgede Ford otomobil fabrikası kuracak ve üretimini yakın ve Uzak Doğu’da ihraç için dağıtım merkezi oluşturacaktı21.

Elçinin Türkiye’ye atanmasından sonra Türk hükümeti, Amerikan okullarına daha az müfettiş gönderdi. Yalnız Amerikan okullarındaki Türk öğretmenlerin adedinin arttırılması, Türkçe ders saatlerinin fazlalaştırılması, bazı kitaplara sansür uygulaması da ortadan kalkmış değildir. Robert Colleg’e gelince: Bu okulun makina bölümüne bazı Türk öğrenciler alındı. Fakat bu yenilik kabiliyetsizlik, avarelik ve talebelerin tembelliği nedeniyle netice vermedi. Çünkü bu talebelerin üzerinde bir kontrol yoktu. Öğrenciler makina parçalarını düzgün bir şekilde kullanmadıkları için parçaların kırılmasına ve diğer talebelere de kötü örnek oldular22.

1927 yılının sonlarına doğru, Bursa’daki Amerikan Kız Okulu’nun bazı görevlileri burada okuyan Türk kızlarını Müslümanlıktan döndürmek için çalıştıkları iddiası Türkiye’de büyük bir yankı uyandırdı. Bu iddia, Amerikan Elçiliği tarafından ciddiye alınmadı. Çünkü Elçilik, Modern Türkiye’de Hristiyanlık propagandasının yapılmaması şeklindeki Türkiye görüşünü benimsemiştir23.

1928 yılında Amerika ile Türkiye arasında ticarî antlaşma yapmak için müzakere yapılmadı. İşler geçici antlaşmaya göre yürütülüyordu. Yalnız uzlaşma ve hakemlik müzakereleri yıl boyunca sürdüğü halde bir antlaşma olmadı. Türkiye’de Amerikan düşmanlığı az olmasına rağmen, düzgün antlaşma yapmama niyeti Amerikalılar’dan kaynaklanıyordu. Fakat, Türkiye’ye gelen Amerikalı girişimciler, Türkiye ile antlaşma yapılmasını istiyorlardı. Ermeniler’in Hristiyan mezhepleri ve kiliseleri arasında yürüttükleri Türkiye aleyhtarı kampanyalar Amerikalılar’ın Türkiye ile antlaşma yapmamasında belli bir ölçüde başarılı olmuştur.

Resmî ilişkilerden bu zorluklara rağmen Amerika’nın Türkiye’ye yaptığı otomobil ve makina ihracatı devamlı artış göstermiştir. Henry Ford’a İstanbul’da serbest bölge ihdası garantisi verildi. Bu serbest bölgede Henry Ford bir otomobil fabrikası kuracaktı. Ayrıca Yakın ve Orta Doğu’ya dağıtım yapacak bir merkez de burada inşa edilecekti. Türkiye 1928 yılında Lozan Antlaşması’nı imzaladığı ülkelerle Kellogg Paktı’ni imzaladı24. Türkiye bu antlaşmayı imzalamakla, Türkiye’nin dünya sulhüne ve düzenine karşı nasıl bir katkıda bulunduğunu tesbit etmek istiyordu. Fakat bu, halk arasında fazla yankı bulmadı. Hatta, Tevfik Rüştü Bey’in tavrı, Türk basını tarafından bile tenkit edildi. Çünkü basın, bunun bir lütuf olarak değerlendirdi. Türkiye’ye bir katkısı olmayacağı düşüncesindeydi25.

Gerçekten, Cumhuriyet Hükümetinin dış politikası dürüstlük, açıklık ve bilhassa sulh fikrine dayanıyordu. Gazi Paşa, TBMM’nin üçüncü dönem, üçüncü toplantısını açarken: “Beynelmilel herhangi bir meselemizi sulh vasıtalarıyla halletmeyi aramak, bizim menfaat ve zihniyetimize uyan bir yoldur. Bu yol haricinde bir teklif karşısında kalmamak içindir ki, emniyet prensibine ve onun vasıtalarına çok ehemmiyet veriyoruz. Beynelmilel sulh havasının mahfuziyeti için Türkiye Cumhuriyeti iktidarı dahilinde herhangi bir hizmetten geri kalmayacaktır” diyerek devletin politikasını açıklamıştır26.

Fakat Amerika ile Türkiye arasında bazı problemler yaşanmıyor değildi. 28 Ocak 1928’de Associated Press Ajansı muhabiri Miss Priscilla Ring, Elçi J. Crew’i ziyaret ederek: “Türkiye’de çıkan bütün sabah gazetelerinin Bursa’daki Amerikan okulunda üç kız öğrencinin Hristiyan olduğu, Türk makamlarının olay hakkında soruşturma açtıklarını, eğer okulda Türk çocuklarının Hristiyanlaştırma çabası tesbit edilecek olursa, okulun kapatılacağı haberini verdi. Elçi haberin Amerikan senatörlerince duyulmasından korkuyordu. Zira bazı senatörlerin bunu büyük ölçüde istismar ederek Senato’nun Lozan Antlaşması’nı onaylamamasından korkuyordu. Bu tarihlerde Amerikan okullarının din propagandasını yasaklayan kanuna titizlikle uyuyorlardı. Ne var ki, Osmanlı İmparatorluğu devrinde Beyrut Üniversitesi, İstanbul Kız ve Erkek Kolejleri ve İzmir Koleji’nden başka Yakındoğu’da beş yüzden fazla Amerikan Okulu vardı. Ana okulundan üniversiteye kadar her derecesi bulunan bu öğretim müesseselerinde 25 binden fazla öğrenci okuyordu. Lozan’da Kapitülasyonlar sisteminin kaldırılmasıyla bu okullardan ancak birkaç tanesi Cumhuriyet Türkiye’sine intikal etmişti. J. Grew, hiç olmazsa bunların devamını sağlamak için gayret sarfediyordu27.

...
  ----------------------
* Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi -
- ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 43, Cilt: XV, Mart 1999  (http://www.atam.gov.tr/index.php?Page=DergiIcerik&IcerikNo=350)


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ZamanZaman üzerinde 28 Eki, 2007, 21:27:48
Audioslave Biography  (http://www.thetabworld.com/Audioslave_biography.html)
Years active:   2001 - Present
Genre(s):   Rock, Hard Rock
Label(s):   Epic Records, Interscope Records
Members:   Chris Cornell, Tom Morello, Tim Commerford, Brad Wilk 

 
HISTORY

Audioslave is a rock supergroup consisting of Chris Cornell (former frontman of Soundgarden) and the instrumentalists of Rage Against the Machine, Tom Morello (guitar), Tim Commerford (bass), and Brad Wilk (drums). As with Rage Against the Machine, the band prides itself on the fact that all sounds are produced using only vocals, guitar, bass guitar, and drums, not keyboards, synthesisers, samples, etc.

FORMATION 2000-2001

The band's history dates back to October of 2000, after Rage Against the Machine broke up when lead vocalist Zack de la Rocha left the band. The other three members of the seminal hard rock band stayed together, planning to continue as a trio under the "Rage" name. Several vocalists jammed with the band at this time, including B-Real of Cypress Hill and Maynard James Keenan of Tool. Music producer Rick Rubin later suggested that they jam with Chris Cornell, formerly of Soundgarden, and "see what happens". The chemistry clicked between the singer and the three musicians, and they began work in the studio in May 2001, writing 21 songs in 19 days (the first of which was "Light My Way" and the third being "Set It Off").

2003-2004

Allegations that they argued during production are not entirely unfounded; the group broke up in April 2002, before they had even released an album. Under the tentative name "Civilian" (or "The Civilian Project"), 14 rough demo tracks were leaked onto various peer-to-peer filesharing networks around the same time as their pre-Audioslave breakup, confirming any rumors of the new RATM/Chris Cornell formation. The most notorious and well-known aspect of their temporary dissolution came that summer after the band cancelled their appearance in the popular, annual rock festival Ozzfest. Subsequent interviews with the band revealed that early problems had been partly due to external pressures which were resolved when the band members sacked their previous management companies and hired Los Angeles company The Firm.

Once that was completed, the Audioslave moniker was chosen by the band, and in August 2002, Audioslave's first single, "Cochise", was released, named for the famous American Indian chief, the last to die free and unconquered. Later in the fall, they would go on to release their debut, self-titled album on November 19, 2002.

The group's first studio album, Audioslave, drew mixed reactions from critics but has since attained triple platinum-selling status. Some lambasted the group as millionaire musicians who constantly argued during album production, and whose 1970s rock sound is primarily the result of post-studio modification. Others compared them to Led Zeppelin, saying they add much-needed sound and style to contemporary mainstream music. They toured extensively worldwide in 2003, silencing many critics and gaining largely positive reviews for their spectacular live performances, including overshadowing the headlining "reunited" Jane's Addiction at that year's version of Lollapalooza.

OUT OF EXILE 2004-2005

After spending some time off in 2004, they returned in fall of the same year to record the follow-up. In early Spring of 2005, Audioslave announced that their follow-up album was completed and would see release that summer. As a special treat to fans who did not see them on Lollapalooza, the band secretly booked a small club tour to promote their upcoming album. On this tour, the band began performing songs from their previous bands, including Soundgarden's "Spoonman", "Outshined", and "Black Hole Sun", Rage Against The Machine's "Bulls on Parade", "Sleep Now in the Fire", and "Killing in the Name" as well as several new songs, including "Your Time Has Come", "Be Yourself" (http://nl.youtube.com/watch?v=V757zzhMLnk), "Doesn't Remind Me", "The Worm", and "Man Or Animal." While it was definitely a great experience for fans to see a multi-platinum selling band in venues so tiny, the downside was that many shows had sold out before they were technically even announced as happening.

On May 31, 2005, Audioslave became the first American rock group to perform a concert in Cuba, playing for free in front of an audience of 70,000. The concert was organized with the joint authorization of the United States Department of the Treasury and the Instituto Cubano de la Musica. This concert was recorded, and released on DVD on October 11, 2005. It came in two versions, a basic package consisting of only the DVD, and a deluxe edition consisting of a DVD and a CD of the Sessions@AOL.

Their second album, Out of Exile, was released on May 24, 2005. It debuted #1 on the U.S. charts, and featured the song "Be Yourself" as the leading single. "Be Yourself" was soon followed by "Your Time Has Come" and "Doesn't Remind Me", the latter given rave reviews and frequent radio airplay. Currently, the fourth single, "Out of Exile", is receiving moderate to high airplay on radio nationwide. The whole album was uploaded online at Audioslave's Myspace site for previewing. Critics did note Cornell's stronger vocals on Audioslave's second disc, likely the result of him quitting smoking and drinking.

More recently, Audioslave performed at the Live 8 concerts. Their performance was in Berlin, Germany. On August 19, 2005, Audioslave announced their first-ever headlining arena tour across the U.S. and Canada. Audioslave were nominated for the 2006 Grammy Awards in the "Best Hard Rock Performance" category for their song "Doesn't Remind Me".

In 2006, video game company Empire Interactive announced that two songs from Out of Exile, "Your Time Has Come" and "Man Or Animal", would be featured on its racing game, FlatOut 2.

REVELATIONS 2006 - PRESENT

The band wasted no time, soon recording their next album Revelations. They hired producer Brendan O'Brien, who had worked with acts including Rage Against The Machine, Soundgarden, Pearl Jam, Stone Temple Pilots, Incubus, and Bruce Springsteen. Audioslave had 20 songs written and returned to the studio in early January to finish recording them. As the bulk was sampled during their 2005 tour, the recording process took only 6 weeks. Revelations was released on September 5. The album is said to have a number of songs influenced by old-school R&B and Soul, with guitarist Tom Morello describing the album as a cross between Led Zeppelin and Earth, Wind & Fire. Several of the songs on the new album, such as "Wide Awake" and "Sound of a Gun", take a more overtly liberal political stance than previous Audioslave releases. "Original Fire" the first single from the effort, was directed by P.R. Brown between July 3-7 and released July 17. On July 11, the song was made available online on Audioslave's official website for free streaming.

Two songs from the new album are prominently featured in Michael Mann's summer film, Miami Vice, and the title song "Revelations" is also featured on the soundtrack for the EA Sports football title Madden '07.

With first-timer Wilk and Chris Cornell both having kids this year, Tom Morello told Launch Radio Networks that it's been difficult to plan a supporting tour for the new album: "Currently we've got, Chris has a brand new baby, Brad has a baby, so it's really more of a nursery than a touring apparatus right now," he said. "So I'm not certain, we don't have shows booked yet, but hopefully in the not too distant future we will."

SOLO PROJECTS

Lead singer Chris Cornell released a solo album, Euphoria Morning, in the midst between his leaving Soundgarden and forming Audioslave. Cornell recorded the theme song to the James Bond film, Casino Royale, and will provide a song for the upcoming Lionsgate thriller Bug. He will release his second solo album in 2007.

Guitarist Tom Morello also performs solo under the name The Nightwatchman, though he has yet to release or announce a solo album. Recently announced on the official Nightwatchman page, Guitarist/Vocalist Tom Morello will release the first CD under the Nightwatchman moniker in the near future.

Bassist Tim Commerford and Drummer Brad Wilk have recently been in the studio together recording some Bass/Drums only tracks. Currently there is no word on a CD release.




Audioslave - I Am The Highway (http://www.youtube.com/watch?v=li_W-6djZ60)

Pearls and swine bereft of me
Long and weary my road has been
I was lost in the cities
Alone in the hills
No sorrow or pity for leaving I feel

[CHORUS]
I am not your rolling wheels
I am the highway
I am not your carpet ride
I am the sky

Friends and liars don't wait for me
I'll get on all by myself
I put millions of miles
Under my heels
And still too close to you
I feel

[CHORUS]
I am not your rolling wheels
I am the highway
I am not your carpet ride
I am the sky
I am not your blowing wind
I am the lightning
I am not your autumn moon
I am the night


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Cicero üzerinde 28 Eki, 2007, 22:54:37
cok guzel sarki!


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Cicero üzerinde 30 Eki, 2007, 18:18:04
jon stewarti izleyin!

http://www.thedailyshow.com/


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ZamanZaman üzerinde 30 Eki, 2007, 21:41:25
Jon Stewart 'Crossfire' Transcript  (http://politicalhumor.about.com/library/bljonstewartcrossfire.htm)
Stewart Slams Tucker Carlson and Paul Begala
On October 15, Jon Stewart, host of Comedy Central's "The Daily Show with Jon Stewart" appeared on CNN's Crossfire. (http://www.youtube.com/watch?v=aFQFB5YpDZE)

--------------------------------------------------------------------------------

AMERICA (THE BOOK)
A Citizen's Guide to Democracy Inaction.
By Jon Stewart, Ben Karlin and David Javerbaum.

--------------------------------------------------------------------------------

The New York Times (http://www.nytimes.com/2004/10/03/books/review/03CARSONL.html)
October 3, 2004

'America (The Book)': Last Comic Standing
By TOM CARSON

N 9/11's wake, millions of Americans felt rallied -- or were told they had been, anyhow -- by President Bush's bullhorn address at ground zero. As much as I wanted to be moved, I wasn't one of them. I got my upsurge of patriotic defiance from another source -- the famous 9/11 issue of The Onion, which rose to the almost unimaginable challenge of satirizing the attacks before the rubble stopped smoking. Under the circumstances, making jokes was heroic, which is why the Pulitzer judge who lobbied his colleagues to include The Onion's mock coverage among 2001's finalists wasn't kidding.

Meanwhile, on the first post-attack faux newscast of ''The Daily Show,'' Comedy Central's Jon Stewart disconcerted everybody by weeping on camera. His utterly human reaction, far more spontaneous than Dan Rather's provoking himself to choke up by reciting ''America the Beautiful'' on David Letterman's show, had the effect of reminding us that ''Jon Stewart'' was a persona -- one as yet unable to fit authenticity in, something that took Letterman himself years.

Even so, since its finest hour The Onion has often amused me, but its humor seems quaint -- locked into a funhouse-mirror formula. And Stewart, who might have been mistaken for a real Sept. 10 kind of guy, has turned into the Bush years' sharpest jester, a satirist who doubles for his fans as a goofy, imperturbable reality check. Nobody better demonstrates how those post-9/11 reports on the death of irony turned out to be, well, ironic. Bush's excesses have restored irony from its decadence in Letterman's salad days, when it came to mean adopting a winky superciliousness as your default reaction to everything, to its best purpose, which is as a coping strategy with a moral value.

Stewart's originality lies in how he fuses two very different American humor traditions: self-deprecating Jewish wit and Ivy League nattiness. He comes by one literally and the other figuratively: Jonathan Stewart Leibowitz, as he was at birth, is William and Mary's best-known graduate since Thomas Jefferson. Jerry Seinfeld, the most yuppified, least ''ethnic'' Jewish comic ever, is his obvious predecessor, but while ''Seinfeld'' was, famously, a show ''about nothing,'' ''The Daily Show'' at its best plays like a show about everything, which proves how far a modest curiosity about who's running the store -- just what Seinfeld lacked -- can take you. What makes Stewart perfect for these times is that, while Ivy League humor is essentially suave, the basic ingredient of Jewish comedy is toughness. Thanks to John Ashcroft and Halliburton, he's invented something new: collegiate gallows humor.

Of course, ''The Daily Show'' is also part of a phenomenon that has some pundits wringing their hands: the number of Americans who now treat late-night television comedy as their primary news source. I've never been able to get too panicked by this particular rush over civilization's cliff, partly because I suspect the alarmism is based on an absurdly reductive premise. In our infomanic age, it would take a determined effort to get your news exclusively from late-night TV, and determined effort just isn't your average couch potato's bag.

Another reason is that they could do worse -- and by worse, I don't mean just Bill O'Reilly, but Ted Koppel. The host of ''Nightline'' is Stewart's true foil, today's reigning example of the ultra-establishmentarian television journalist whose authority comes at the expense of any identification with his audience. While I'd still take Koppel over Jay Leno, that's less because Leno is a comic than because he's a dumb one. Never risking an original perception, his topical jokes are gag recyclings of the conventional wisdom, making him indistinguishable at times from a Republican Party shill even when he isn't playing Arnold Schwarzenegger's media butler.

Mind, when John Kerry appeared on ''The Daily Show,'' Stewart wasn't much less egregious, too plainly eager to boost his guest's nonexistent hipness quotient. But the bottom line is that he does far better at being informed by Beltway standards than Koppel does at pretending he's heard of Kid Rock. That means ''The Daily Show'' is almost guaranteed to be more insightful.

In fact, ''America (The Book),'' produced by Stewart in tandem with no fewer than 18 collaborators -- you were wondering when I'd get to it, weren't you? -- contains an admirably succinct definition of the news media's job in a democracy: ''The role of a free press is to be the people's eyes and ears, providing not just information but access, insight and most importantly context.'' While ''Nightline'' can provide all four, who'd dream of calling Koppel the people's eyes and ears? (The people's rug, maybe.) Within obvious limits -- it's a safe guess he'd go unrecognized at a Nascar rally, both before and after they beat him up -- Stewart comes closer to fitting the bill. One proof is that the paragraph in ''America (The Book)'' whose opening I just quoted ends by directing the reader to a flip-book of an exciting car chase at bottom right.

In miniature, that's how the whole of this inspired parody civics textbook works. With ''Democracy Before America,'' the founders, the presidency, ''Congress: Quagmire of Freedom,'' the judiciary, elections, the media, ''The Future of Democracy'' and ''The Rest of the World'' each rating a chapter, the main text's affectation of seriousness, which occasionally smuggles in the real thing, keeps dissipating into bonkers digressions, choleric sputters and shrugs of despair. Simultaneously, it's being swamped by a fabulous slew of snazzy sidebars, deep captions, graphics (one favorite: a chart depicting ''Growth in Misleading Charts'') and other visual hoo-ha ranging from Whoopi Goldberg in a time capsule to a pullout boxing poster featuring ''Skull vs. Bones'' -- Kerry and Bush, facing off for ''the Thrilla in Vanilla.''

I admit that I did not, like a responsible reviewer, sit down and read ''America (The Book)'' straight through from its ''Foreword by Thomas Jefferson'' -- ''Is it true Halle Berry is once again single?'' -- to the end. Instead, I did what any sane consumer would: jumped in at random and let the book have its way with me until the candy-store shelves were empty. That's how I can confirm that plenty of things in it will make you snort on second or even third reading. I became especially fond of Samantha Bee, author of ''Would You Mind if I Told You How We Do It in Canada?,'' and her obsessively timid explanations of how they do things up north. Then there's the map of a future Washington, in which the Vietnam Veterans Memorial has been made cheerier by adding the plot summaries of all 224 episodes of ''Friends.'' Or this comparison between executive and legislative branches, which has the extra merit of being perfectly accurate: ''If the president is the head of the American body politic, Congress is its gastrointestinal tract.''

As with ''The Daily Show'' itself, the book's artfulness is in maintaining a balance between pointed satire of the political travesties and media bamboozling Americans should be fed up with and the sort of sublime silliness that implies equanimity. Nothing here is as savage as David Rees's comic strip, ''Get Your War On,'' that glorious excoriation of our post-9/11 loony bin. Nor does the book include anything as oddly beautiful as the coda to The Onion's compendium ''Our Dumb Century,'' a superficially cruel, inexplicably touching news item fantasizing a nursing-home squabble between Ronald Reagan and Muhammad Ali. But the book's satiric comprehensiveness is unequaled -- it really is a parody survey of the whole ball of wax -- and the silliness is often a joy. What looks like one of its most puerile jokes is actually among its most profound: color photographs (presumably fabricated, but we can dream) of all nine Supreme Court justices naked.

Deeper in the woodwork, it's hard not to dote on all the allusions that, as good Americans, we're expected to spot without nudging, of which the funniest is the tribute to ''The Godfather'' that places ''Barzini, a legitimate craftsman from Rhode Island,'' among the Constitution's framers. The zaniest is the tip that what we know as the Supreme Court was originally named ''Trimalchio in West Egg'' (Fitzgerald's working title for ''The Great Gatsby''). The sweetest is the discreet shout-out to the legendary jazz eccentric Bob Dorough, beloved by unwitting millions for the educational ditties on ''Schoolhouse Rock.''

Dorough also belongs here, because the book's ultimate joke -- on our educational system, if not us in general -- is that it's not only more informative about how American government and culture work than the textbooks it burlesques, but gives us a keener sense of having a stake in both. So what if it's by a TV comic and his stable of wiseacre cronies? Dan Rather has been my favorite comedian for decades, and while I'd have to give him the edge over Stewart on laughs, he isn't nearly as perceptive. Not to sound like Samantha Bee, but could I please be the first to nominate ''America (The Book)'' for this year's history Pulitzer?


Tom Carson is GQ's television and movie columnist and the author of ''Gilligan's Wake,'' a novel.





 


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ZamanZaman üzerinde 31 Eki, 2007, 16:13:23
Ahu Gözlüm Tut Elimden - Aşık Osman Feymani  (http://www.youtube.com/watch?v=DXI5D-f9sxE)

Ahu gözlüm tut elimden
Vaz geçmeden emelimden
Aşkın beni temelinden
Yıkmadan gel yakmadan gel

Derde salmadan başımı
Noksan etmeden işimi
Damla damla gözyaşımı
Dökmeden gel akmadan gel

Feymani'yim kaçma benden
Usanmadı gönül senden
Ecel tatlı canı tenden
Çekmeden gel çıkmadan gel


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: dyllek üzerinde 31 Eki, 2007, 19:04:43
Ahu Gözlüm Tut Elimden - Aşık Osman Feymani  (http://www.youtube.com/watch?v=DXI5D-f9sxE)

Ahu gözlüm tut elimden
Vaz geçmeden emelimden
Aşkın beni temelinden
Yıkmadan gel yakmadan gel

Derde salmadan başımı
Noksan etmeden işimi
Damla damla gözyaşımı
Dökmeden gel akmadan gel

Feymani'yim kaçma benden
Usanmadı gönül senden
Ecel tatlı canı tenden
Çekmeden gel çıkmadan gel

 (thumbup1) :)


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: ZamanZaman üzerinde 02 Kas, 2007, 15:46:03
Elephant (http://www.youtube.com/watch?v=dFjFRa3lroI)

Starring: Elias McConnell, Alex Frost
Directed by: Gus Van Sant
2003 Drama

Don't write off Gus Van Sant's Elephant as arty jerk-off cinema just because it won the top film and directing prizes at the 2003 Cannes snobfest. Elephant, which details a high school shooting spree modeled on Columbine, is scarier than anything in The Texas Chainsaw MassacreBowling for Columbine) or splatter (Zero Day). The title, borrowed from Alan Clarke's 1989 BBC film about violence in Northern Ireland, refers to something metaphorically huge that we all see and we all choose to ignore.
What Van Sant sees with piercing clarity are the bruises that come with being young in America. His movie, set on a fall day at an unnamed high school in Portland, Oregon, uses real high school students who improvise their dialogue. Van Sant busts out of the narrative box of his Hollywood hit Good Will Hunting. Elephant, brilliantly shot by Harris Sevides, has the experimental feel that the pair brought to Gerry, which merely followed two lost hikers.

In Elephant, the camera pokes around, catching snippets of talk, observing the beauty of one young face and the desolation of another. Then two students, Alex (Alex Frost) and Eric (Eric Deulen), enter school in camouflage gear and carrying assault weapons, and the mood switches to skin-crawling dread.

Van Sant's gaze takes in everything, not just the shooters. Elias (Elias McConnell) snaps photos as he wanders the campus. Michelle (Kristen Hicks) -- so shy she won't undress for gym class -- rushes off to her job in the library. Three bulimic gossips -- Nicole (Nicole George), Brittany (Brittany Mountain) and Acadia (Alicia Miles) -- stare jealously as Carrie (Carrie Finklea) wet-kisses her hottie football hero boyfriend, Nathan (Nathan Tyson).

Stereotypes? Not as Van Sant presents them, sometimes showing the same seemingly casual encounter from different angles, inviting us not just to look but to look closely. It's the closer look that gets at the problems no one, at school or at home, is noticing. Tow-headed John (John Robinson), being driven to school by his drunk dad (Timothy Bottoms), must take the wheel himself, call his brother for help and then get detention from a clueless principal (Matt Malloy).

It's only in the film's final chapter that Van Sant takes us home with the shooters. All the glib excuses for violence are laid out here, including the ease with which the boys obtain guns on the Internet. Eric plays brutal video games and Alex bangs out Ludwig B. (shades of A Clockwork Orange) on the piano. They watch a TV documentary on Hitler and later take a shower and kiss. This scene has caused the film's detractors to label the pair "Nazi homos." Did they hear Alex's line ("I never even kissed anybody before")? Did they wonder why parents, teachers and peers never noticed what made these two boys outsiders in the first place? Did they wonder when it became so easy not to pay attention?

Van Sant wonders, and if you watch Elephant with the attention it deserves, so will you. This isn't a film about what turns kids into killing machines. It is a film that gets at the small things that can drain a heart of feeling. "Most importantly, have fun," says Alex to Eric as they drive to school. The line is a twisted parody of the brushoff they've heard too often. To those who see no purpose to this film, I say the purpose is learning not to turn a blind eye. The unique and unforgettable Elephant keeps its eyes wide open.

PETER TRAVERS
(October 23, 2003)

The Rolling Stone (http://www.rollingstone.com/reviews/movie/5947789/review/5947790/elephant)


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: billions üzerinde 16 Kas, 2007, 01:02:23
Kirac - Zaman


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: billions üzerinde 17 Kas, 2007, 23:53:12
Fazıl Say speelt Alla Turca op zijn eigen manier.

http://www.fazilsay.net/
http://en.wikipedia.org/wiki/Faz%C4%B1l_Say


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: sibel_bacu üzerinde 17 Kas, 2007, 23:59:16
mooi :)


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Fuzûlî üzerinde 18 Kas, 2007, 14:47:16
Chopin (Nocturne) :

http://nl.youtube.com/watch?v=EvxS_bJ0yOU&feature=related

 prachtig  ::)


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: billions üzerinde 20 Kas, 2007, 15:09:39
ENDÜLÜS'TE RAKS

Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı...
Şevk akşamında Endülüs üç def'a kırmızı...

Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir.
İspanya neşesiyle bu akşam bu zildedir.

Yelpâze çevrilir gibi birden dönüşleri,
İşveyle devriliş, saçılış, örtünüşleri...

Her rengi istemez gözümüz şimdi aldadır;
İspanya dalga dalga bu akşam bu şaldadır.

Alnında halka halkadır âşüfte kâkülü,
Göğsünde yosma Gırnata'nın en güzel gülü...

Altın kadeh her elde, güneş her gönüldedir;
İspanya varlığıyle bu akşam bu güldedir.

Raks ortasında bir durup oynar, yürür gibi;
Bir baş çevirmesiyle bakar öldürür gibi...

Gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli...
Şeytan diyor ki sarmalı, yüz kerre öpmeli..

Gözler kamaştıran şala, meftûm eden güle,
Her kalbi dolduran zile, her sîneden: 'Ole!'

Makam:Kürdilihicazkâr
Güfte:Yahya Kemal Beyatlı
Beste:Münir Nurettin Selçuk 


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Fuzûlî üzerinde 21 Kas, 2007, 17:01:12
Eric Clapton - Tears in heaven  

Would you know my name
If I saw you in heaven
Would it be the same
If I saw you in heaven?

I must be strong
And carry on,
'Cause I know I don't belong
Here in heaven.

Would you hold my hand
If I saw you in heaven
Would you help me stand
If I saw you in heaven?

I'll find my way
Through night and day,
'Cause I know I just can't stay
Here in heaven.

Time can bring you down,
Time can bend your knees.
Time can break your heart,
Have you begging please, begging please.

Beyond the door,
There's peace I'm sure,
And I know there'll be no more
Tears in heaven.

Would you know my name
If I saw you in heaven?
Would it be the same
If I saw you in heaven?

I must be strong
And carry on,
'Cause I know I don't belong
Here in heaven.



The Story :

“Tears In Heaven” was written by Eric following the death of his son, Conor, in 1991 to help him work through his grief. He initially recorded a studio version for soundtrack of the film Rush. Its first public performance was on 16 January 1992 during filming for Eric’s episode of the MTV show, Unplugged. In the months following the show, “Tears In Heaven” became a monster hit.

In February 1992 Eric received 3 Grammy Awards for the song. They were Record Of The Year (presented to Eric and Russ Titelman, producer), Song Of The Year (presented to Eric and Will Jennings, composers) and for Best Male Pop Vocal Performance (presented to Eric).

Eric has said, “My question was ‘Will I see you again?’ In a sense, it wasn?t even a sad song. It was a song of belief. When it talks about there will be no more tears in heaven, I think its a song of optimism, of reunion. What was worrying me was I hope to God we didn’t meet up in some kind of heaven hotel lobby and just walk by one another?” (From the 5 April 1998 Australian 60 Minutes interview).

He also said that “The timing was perfect, because they needed a song about loss and I had plenty of them. ‘Tears’ was actually in a very embryonic stage when I was approached and I completed it for Rush. I needed the film to finish it, because otherwise, I probably would have let it go. It was also a good opportunity for me to write about the loss of my son and have somewhere to put it, to channel it, because it didn’t look like I was going into the studio in the near future. I really wanted to be able to say something about what happened to me and the opportunity that this movie presented me was excellent, because it meant that I could write this song and express my feelings and have it come out quickly. After the song was done, I thought that it would be nice to put it out as a single as well.” (From June 1993 Guitar World).

“Tears In Heaven” is on the soundtrack for the film Rush (1992) and live versions can be found on Unplugged (1992) and One More Car, One More Rider (2002).

Bron: http://www.whereseric.com/ecfaq/biography-ecs-life-career/





Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: billions üzerinde 21 Kas, 2007, 19:13:05
cok guzel sarki ya :)


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Zaman üzerinde 22 Kas, 2007, 12:58:59
November 22, 1963

John F. Kennedy assassinated (http://www.youtube.com/watch?v=4DwKK4rkeEM)
John Fitzgerald Kennedy, the 35th president of the United States, is assassinated while traveling through Dallas, Texas, in an open-top convertible.

First lady Jacqueline Kennedy rarely accompanied her husband on political outings, but she was beside him, along with Texas Governor John Connally and his wife, for a 10-mile motorcade through the streets of downtown Dallas on November 22. Sitting in a Lincoln convertible, the Kennedys and Connallys waved at the large and enthusiastic crowds gathered along the parade route. As their vehicle passed the Texas School Book Depository Building at 12:30 p.m., Lee Harvey Oswald allegedly fired three shots from the sixth floor, fatally wounding President Kennedy and seriously injuring Governor Connally. Kennedy was pronounced dead 30 minutes later at Dallas' Parkland Hospital. He was 46.

Vice President Lyndon Johnson, who was three cars behind President Kennedy in the motorcade, was sworn in as the 36th president of the United States at 2:39 p.m. He took the presidential oath of office aboard Air Force One as it sat on the runway at Dallas Love Field airport. The swearing in was witnessed by some 30 people, including Jacqueline Kennedy, who was still wearing clothes stained with her husband's blood. Seven minutes later, the presidential jet took off for Washington.

The next day, November 23, President Johnson issued his first proclamation, declaring November 25 to be a day of national mourning for the slain president. On that Monday, hundreds of thousands of people lined the streets of Washington to watch a horse-drawn caisson bear Kennedy's body from the Capitol Rotunda to St. Matthew's Catholic Cathedral for a requiem Mass. The solemn procession then continued on to Arlington National Cemetery, where leaders of 99 nations gathered for the state funeral. Kennedy was buried with full military honors on a slope below Arlington House, where an eternal flame was lit by his widow to forever mark the grave.

Lee Harvey Oswald, born in New Orleans in 1939, joined the U.S. Marines in 1956. He was discharged in 1959 and nine days later left for the Soviet Union, where he tried unsuccessfully to become a citizen. He worked in Minsk and married a Soviet woman and in 1962 was allowed to return to the United States with his wife and infant daughter. In early 1963, he bought a .38 revolver and rifle with a telescopic sight by mail order, and on April 10 in Dallas he allegedly shot at and missed former U.S. Army general Edwin Walker, a figure known for his extreme right-wing views. Later that month, Oswald went to New Orleans and founded a branch of the Fair Play for Cuba Committee, a pro-Castro organization. In September 1963, he went to Mexico City, where investigators allege that he attempted to secure a visa to travel to Cuba or return to the USSR. In October, he returned to Dallas and took a job at the Texas School Book Depository Building.

Less than an hour after Kennedy was shot, Oswald killed a policeman who questioned him on the street near his rooming house in Dallas. Thirty minutes later, Oswald was arrested in a movie theater by police responding to reports of a suspect. He was formally arraigned on November 23 for the murders of President Kennedy and Officer J.D. Tippit.

On November 24, Oswald was brought to the basement of the Dallas police headquarters on his way to a more secure county jail. A crowd of police and press with live television cameras rolling gathered to witness his departure. As Oswald came into the room, Jack Ruby emerged from the crowd and fatally wounded him with a single shot from a concealed .38 revolver. Ruby, who was immediately detained, claimed that rage at Kennedy's murder was the motive for his action. Some called him a hero, but he was nonetheless charged with first-degree murder.

Jack Ruby, originally known as Jacob Rubenstein, operated strip joints and dance halls in Dallas and had minor connections to organized crime. He features prominently in Kennedy-assassination theories, and many believe he killed Oswald to keep him from revealing a larger conspiracy. In his trial, Ruby denied the allegation and pleaded innocent on the grounds that his great grief over Kennedy's murder had caused him to suffer "psychomotor epilepsy" and shoot Oswald unconsciously. The jury found Ruby guilty of "murder with malice" and sentenced him to die.

In October 1966, the Texas Court of Appeals reversed the decision on the grounds of improper admission of testimony and the fact that Ruby could not have received a fair trial in Dallas at the time. In January 1967, while awaiting a new trial, to be held in Wichita Falls, Ruby died of lung cancer in a Dallas hospital.

The official Warren Commission report of 1964 concluded that neither Oswald nor Ruby were part of a larger conspiracy, either domestic or international, to assassinate President Kennedy. Despite its seemingly firm conclusions, the report failed to silence conspiracy theories surrounding the event, and in 1978 the House Select Committee on Assassinations concluded in a preliminary report that Kennedy was "probably assassinated as a result of a conspiracy" that may have involved multiple shooters and organized crime. The committee's findings, as with those of the Warren Commission, continue to be widely disputed.


assassination theories  (http://en.wikipedia.org/wiki/Kennedy_assassination_theories)
Zapruder film: hoax? (http://www.assassinationresearch.com/v3n2/v3n2dellarosa.pdf)


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Cicero üzerinde 23 Kas, 2007, 00:08:32
http://nl.youtube.com/watch?v=t8gpi1Xlcos

één van de beste speeches ooit!


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Fuzûlî üzerinde 23 Kas, 2007, 15:30:35
Attila Ilhan - Ben Sana Mecburum

ben sana mecburum bilemezsin
adını mıh gibi aklımda tutuyorum                   
büyüdükçe büyüyor gözlerin
ben sana mecburum bilemezsin
içimi seninle ısıtıyorum

ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
bu şehir o eski İstanbul mudur?
karanlıkta bulutlar parçalanıyor
sokak lambaları birden yanıyor
kaldırımlarda yağmur kokusu
ben sana mecburum sen yoksun

sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
insan bir akşam üstü ansızın yorulur
tutsak ustura ağzında yaşamaktan
kimi zaman ellerini kırar tutkusu
birkaç hayat çıkarır yaşamasından
hangi kapıyı çalsa kimi zaman
arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu

fatihte yoksul bir gramafon çalıyor
eski zamanlardan bir Cuma çalıyor
durup köşe başında deliksiz dinlesem
sana kullanılmamış bir gök getirsem
haftalar ellerimde ufalanıyor
ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
ben sana mecburum sen yoksun

belki Haziranda mavi benekli çocuksun
ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
belki Yeşilköy'de uçağa biniyorsun
bütün ıslanmışşın tüylerin ürperiyor
belki körsün kırılmışsın telâş içindesin
kötü rüzgâr saçlarını götürüyor

ne vakit bir yaşamak düşünsem
bu kurtlar sofrasında belki zor
ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
ne vakit bir yaşamak düşünsem
sus deyip adınla başlıyorum
içim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
hayır başka türlü olmayacak
ben sana mecburum bilemezsin..


Yasami
(http://www.kadinmagazin.com/wp-content/atillailhan.jpg)

İlk Gençlik Yılları
15 Haziran 1925'te Menemen'de doğdu. İlk ve orta eğitiminin büyük bir bölümünü İzmir ve babasının işi dolayısıyla gittikleri farklı bölgelerde tamamladı. İzmir Atatürk Lisesi birinci sınıfındayken mektuplaştığı bir kıza yazdığı Nazım Hikmet şiirleriyle yakalanmasıyla 1941 Şubat'ında, 16 yaşındayken tutuklandı ve okuldan uzaklaştırıldı. Üç hafta gözetim altında kaldı. İki ay hapiste yattı. Türkiye'nin hiçbir yerinde okuyamayacağına dair bir belge verilince, eğitim hayatına ara vermek zorunda kaldı. Danıştay kararıyla, 1944 yılında okuma hakkını tekrar kazandı ve İstanbul Işık Lisesi'ne yazıldı. Lise son sınıftayken amcasının kendisinden habersiz katıldığı CHP Şiir Armağanı'nda Cebbaroğlu Mehemmed şiiriyle ikincilik ödülünü pek çok ünlü şairi geride bırakarak aldı. 1946'ta mezun oldu. İstanbul Hukuk Fakültesi'ne kaydoldu. Üniversite hayatının başarılı geçen yıllarında Yığın ve Gün gibi dergilerde ilk şiirleri yayınlanmaya başladı. 1948'de ilk şiir kitabı Duvar'ı kendi imkanlarıyla yayınladı.
   
Paris Yılları
1949 yılında, üniversite ikinci sınıftayken Nazım Hikmet'i kurtarma hareketine katılmak üzere ilk kez Paris'e gitti. Bu harekette aktif rol oynadı. Fransız toplumu ve orada bulunduğu çevreye ilişkin gözlemleri daha sonraki eserlerinde yer alan bir çok karakter ve olaya temel oluşturmuştur. Türkiye'ye geri dönüşünde sıklıkla başı polisle derde girdi. Sansaryan Han'daki sorgulamalar ölüm, tehlike, gerilim temalarının işlendiği eserlerinde önemli rol oynamıştır. Bir kaç kez gözaltına alındı.

İstanbul - Paris - İzmir Üçgeni
1951 yılında Gerçek gazetesinde bir yazısından dolayı kovuşturmaya uğrayınca Paris'e tekrar gitti. Fransa'daki bu dönem Attilâ İlhan'ın Fransızca'yı ve Marksizmi öğrendiği yıllardır. 1950'li yılları İstanbul - İzmir - Paris üçgeni içerisinde geçiren Attilâ İlhan, bu dönemde ismini yavaş yavaş Türkiye çapında duyurmaya başladı. Yurda döndükten sonra, Hukuk Fakültesi'ne devam etti. Ancak son sınıfta gazeteciliğe başlamasıyla beraber öğrenimini yarıda bıraktı. Sinemayla olan ilişkisi, yine bu dönemde, 1953'te Vatan gazetesinde sinema eleştirileri yazmasıyla başlar.

Sanatta Çok Yönlülük

1957'de gittiği Erzincan'da askerliğini yaptıktan sonra, tekrar İstanbul'a dönüş yapan Attilâ İlhan sinema çalışmalarına ağırlık verdi. Onbeşe yakın senaryoya Ali Kaptanoğlu adıyla imza attı. Sinemada aradığını bulamayınca, 1960'ta Paris'e geri döndü. Sosyalizmin geldiği aşamaları ve televizyonculuğu incelediği bu dönem, babasının ölmesiyle birlikte yazarın İzmir dönemini başlattı. Sekiz yıl İzmir'de kaldığı dönemde, Demokrat İzmir gazetesinin başyazarlığını ve genel yayın yönetmenliğini yürüttü. Aynı yıllarda, şiir kitabı olarak Yasak Sevişmek ve Aynanın İçindekiler serisinden Bıçağın Ucu yayınlandı. 1968'te evlendi, 15 yıl evli kaldı.

İstanbul'a Dönüş
1973'te Bilgi Yayınevi'nin danışmanlığını üstlenerek Ankara'ya taşındı. Sırtlan Payı ve Yaraya Tuz Basmak 'ı Ankara'da yazdı. 81'e kadar Ankara'da kalan yazar Fena Halde Leman adlı romanını tamamladıktan sonra İstanbul'a yerleşti. İstanbul'da gazetecilik serüveni Milliyet ve Gelişim Yayınları ile devam etti. Bir süre Güneş gazetesinde yazan Attilâ İlhan, 1993-1996 yılları arasında Meydan gazetesinde yazmaya devam etti. 1996 yılından itibaren köşe yazılarını Cumhuriyet gazetesi'nde sürdürdü. 1970'lerde Türkiye'de televizyon yayınlarının başlaması ve geniş kitlelere ulaşmasıyla beraber Attilâ İlhan da senaryo yazmaya geri dönüş yaptı. Sekiz Sütuna Manşet, Kartallar Yüksek Uçar ve Yarın Artık Bugündür halk tarafından beğeniyle izlenilen diziler oldu.

Bron: http://www.tilahan.net/


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: billions üzerinde 23 Kas, 2007, 15:45:33
dit is echt goed


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Zaman üzerinde 24 Kas, 2007, 14:49:11
November 24, 1947
"Hollywood 10" cited for contempt of Congress

The House of Representatives votes 346 to 17 to approve citations of contempt against 10 Hollywood writers, directors, and producers. These men had refused to cooperate at hearings dealing with communism in the movie industry held by the House Un-American Activities Committee (HUAC). The "Hollywood 10," as the men were known, are sentenced to one year in jail. The Supreme Court later upheld the contempt charges.
The contempt charges stemmed from the refusal of the 10 men to answer questions posed by HUAC as to whether they were or had ever been members of the Communist Party. In hearings that often exploded with rancor, the men denounced the questions as violations of their First Amendment rights. Albert Maltz, Dalton Trumbo, John Howard Lawson, Samuel Ornitz, Ring Lardner, Jr., Lester Cole, Alvah Bessie, Herbert Biberman, Edward Dmytryk, and Robert Adrian Scott were thereupon charged with contempt of Congress. The chairman of HUAC, J. Parnell Thomas, dismissed the arguments raised by the men, claiming that Congress had every right to ask people what their political affiliations were. "The Constitution," he declared, "was never intended to cloak or shield those who would destroy it." The Hollywood 10 responded with a joint statement in which they argued that HUAC had succeeded in having "the Congress cite the Bill of Rights for contempt." "The United States," the statement concluded, "can keep its constitutional liberties or it can keep the Thomas committee. It can't keep both."
The impact of the charges against the Hollywood 10 was immediate and long-lasting. Hollywood quickly established the so-called "blacklist," a collection of names of Hollywood personalities suspected of having communist ties. Those on the list rarely found work in the movies. The contempt charges also created a chilling effect on the Hollywood film industry, and producers, directors, and writers shied away from subject matter that might be considered the least bit controversial or open them up to charges of being soft on communism. The blacklist was not completely broken until the 1960s.     

The Hollywood Ten
Alvah Bessie, screenwriter
Herbert Biberman, screenwriter and director
Lester Cole, screenwriter
Edward Dmytryk, director
Ring Lardner Jr., screenwriter
John Howard Lawson, screenwriter
Albert Maltz, screenwriter
Samuel Ornitz, screenwriter
Adrian Scott, producer and screenwriter
Dalton Trumbo, screenwriter

The blacklist begins (1947) (http://www.youtube.com/watch?v=LfKSykTPzA4)

The Hollywood blacklist is rooted in events of the 1930s and the early 1940s. During that era, long before the horrors of Soviet premier Joseph Stalin's rule became common knowledge in the West, the American Communist Party attracted a large number of followers, many of them young idealists in the field of arts and entertainment. While the party lost substantial support in the U.S. after the Moscow show trials of 1936–38 and the German-Soviet Nonaggression Pact of 1939, the subsequent World War II alliance between the United States and the Soviet Union brought the party new credibility. During the war, membership in the American Communist Party reached a peak of 50,000.

 
The 1947 HUAC hearings in session. On the right, committee chairman J. Parnell Thomas administers the oath; 34-year-old congressman Richard Nixon is seated immediately to Thomas's left.Perceptions changed soon after the end of World War II, with communism increasingly becoming a focus of American fears and hatred. The "Second Red Scare" was spurred both by reports of Soviet repression in Eastern and Central Europe in the war's aftermath and the growth of conservative political influence in the U.S. following the Republican triumph in the 1946 Congressional elections, which saw the party take control of both the House and Senate. In October 1947, a number of persons working in the Hollywood film industry were summoned to appear before the House Committee on Un-American Activities (HUAC), which had declared its intention to investigate whether Communist agents or sympathizers had been surreptitiously planting propaganda in U.S. films. This group of American movie professionals—primarily screenwriters, but actors, directors, producers, and others as well—were either known or alleged to have been members of the American Communist Party. Several leading Hollywood figures, including director John Huston and actors Humphrey Bogart and Lauren Bacall, organized the Committee for the First Amendment and flew to Washington to protest the government targeting of their industry.

Of the forty-three people put on the HUAC witness list, a total of nineteen declared that they would not give evidence, of whom eleven were actually called before the committee. Of the eleven "unfriendly witnesses," one, emigré playwright Bertolt Brecht, ultimately chose to answer the committee's questions. The other ten refused, citing their First Amendment rights to freedom of speech and assembly. The crucial question they rebuffed is now generally rendered as "Are you now or have you ever been a member of the Communist Party?"—such membership was not and had never been illegal. (In fact, each had at one time or another been a member; most still were, while a few had been in the past and only briefly.) These ten were formally accused of contempt of Congress and proceedings against them began in the full House of Representatives.

In light of the "Hollywood Ten"'s defiance of HUAC—in addition to refusing to testify, many had attempted to read statements decrying the committee's investigation as unconstitutional—political pressure mounted on the film industry to demonstrate its "anti-subversive" bona fides. In October, with the hearings still under way, Eric Johnston, president of the Motion Picture Association of America, declared that he would never "employ any proven or admitted Communist because they are just a disruptive force and I don't want them around." Several Hollywood professionals, including Ronald Reagan, then head of the Screen Actors Guild, and Walt Disney, testified to HUAC that the threat of Communists in the film industry was a serious one. Actor Adolphe Menjou declared, "I am a witch hunter if the witches are Communists. I am a Red-baiter. I would like to see them all back in Russia." On November 17, 1947, the Screen Actors Guild voted to make its officers swear to a non-Communist pledge. The following week, on November 24, 1947, the House of Representatives voted 346 to 17 to approve citations against the Hollywood Ten for contempt of Congress. The next day, following a meeting of film industry executives at New York's Waldorf-Astoria hotel, MPAA president Johnston issued a press release on the executives' behalf that is today referred to as the Waldorf Statement. The statement declared that the ten would be fired or suspended without pay and not reemployed until they were cleared of contempt charges and had sworn that they were not Communists. The first Hollywood blacklist was now in effect.


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Zaman üzerinde 25 Kas, 2007, 14:11:14
November 25, 1986

Iran-Contra connection revealed (http://www.youtube.com/watch?v=3ty5b7GRdmA)
Three weeks after a Lebanese magazine reported that the United States had been secretly selling arms to Iran, Attorney General Edwin Meese reveals that proceeds from the arms sales were illegally diverted to the anti-communist Contras in Nicaragua.

On November 3, the Lebanese magazine Ash Shiraa reported that the United States had been secretly selling arms to Iran in an effort to secure the release of seven American hostages held by pro-Iranian groups in Lebanon. The revelation, confirmed by U.S. intelligence sources on November 6, came as a shock to officials outside President Ronald Reagan's inner circle and went against the stated policy of the administration. In addition to violating the U.S. arms embargo against Iran, the arms sales contradicted President Reagan's vow never to negotiate with terrorists.

On November 25, controversy over the administration's secret dealings with Iran deepened dramatically when Attorney General Meese announced that the arms sales proceeds were diverted to fund Nicaraguan rebels--the Contras--who were fighting a guerrilla war against the elected leftist government of Nicaragua. The Contra connection caused outrage in Congress, which in 1982 had passed the Boland Amendment prohibiting the use of federal money "for the purpose of overthrowing the government of Nicaragua." The same day that the Iran-Contra connection was disclosed, President Reagan accepted the resignation of his national security adviser, Vice Admiral John Poindexter, and fired Lieutenant Colonel Oliver North, a Poindexter aide. Both men had played key roles in the Iran-Contra operation. Reagan accepted responsibility for the arms-for-hostages deal but denied any knowledge of the diversion of funds to the Contras.

In December 1986, Lawrence Walsh was named special prosecutor to investigate the matter, and in the summer of 1987 Congress held televised hearings on the Iran-Contra scandal. Both investigations revealed that North and other administration officials had attempted to cover-up illegally their illicit dealings with the Contras and Iran. In the course of Walsh's investigation, eleven White House, State Department, and intelligence officials were found guilty on charges ranging from perjury, to withholding information form Congress, to conspiracy to defraud the United States. In his final report, Walsh concluded that neither Reagan nor Vice President George Bush violated any laws in connection with the affair, but that Reagan had set the stage for the illegal activities of others by ordering continued support of the Contras after Congress prohibited it. The report also found that Reagan and Bush engaged in conduct that contributed to a "concerted effort to deceive Congress and the public" about the Iran-Contra affair.

On Christmas Eve in 1992, shortly after being defeated in his reelection bid by Bill Clinton, President George Bush pardoned six major figures in the Iran-Contra affair. Two of the men, former defense secretary Caspar Weinberger and former chief of CIA operations Duane Clarridge, had trials for perjury pending.


---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
De Iran-contra-affaire of ook wel Irangate is een schandaal uit 1986.

Het bleek dat de Verenigde Staten in het geheim anti-tankwapens leverden aan Iran. Iran vocht toen met Irak de Irak-Iranoorlog en officieel was de VS neutraal in dat conflict, maar oogluikend werden wapenleverancies aan Irak toegestaan. De Amerikaanse politiek zag namelijk het revolutionaire Iran als een groter gevaar dan het seculiere Irak. Nu bleek dat men in het geheim ook Iran steunde.

Als tegenprestatie zou Iran de Libanese Hezbollah-militie opdracht geven gegijzelde Amerikanen vrij te laten. De Amerikanen waren gegijzeld tijdens de Libanese Burgeroorlog.

Bovendien steunde de VS met het door de wapenleveranties verdiende geld de Contra's, die in Midden-Amerika tegen het sandinistische (linkse) bewind van Nicaragua vochten. Zo werd het verbod van het Amerikaanse Congres op bewapening van de contra's omzeild.





Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Fuzûlî üzerinde 26 Kas, 2007, 02:29:38

CASABLANCA (1942)

(http://www.winecountry.it/assets/articles/10wineMovies/casablanca.jpg)


Ilsa: Play it once, Sam. For old times' sake.
Sam: [lying] I don't know what you mean, Miss Ilsa.
Ilsa: Play it, Sam. Play "As Time Goes By."
Sam: [lying] Oh, I can't remember it, Miss Ilsa. I'm a little rusty on it.
Ilsa: I'll hum it for you. Da-dy-da-dy-da-dum, da-dy-da-dee-da-dum...
[Sam begins playing]
Ilsa: Sing it, Sam.
Sam: [singing] You must remember this / A kiss is still a kiss / A sigh is just a sigh / The fundamental things apply / As time goes by. / And when two lovers woo, / They still say, "I love you" / On that you can rely / No matter what the future brings-...
Rick: [rushing up] Sam, I thought I told you never to play-...
[Sees Ilsa. Sam closes the piano and rolls it away]  

As Time Goes By

This day and age we're living in
Gives cause for apprehension
With speed and new invention
And things like fourth dimension.
Yet we get a trifle weary
With Mr. Einstein's theory.
So we must get down to earth at times
Relax relieve the tension

And no matter what the progress
Or what may yet be proved
The simple facts of life are such
They cannot be removed.]

You must remember this
A kiss is just a kiss, a sigh is just a sigh.
The fundamental things apply
As time goes by.

And when two lovers woo
They still say, "I love you."
On that you can rely
No matter what the future brings
As time goes by.

Moonlight and love songs
Never out of date.
Hearts full of passion
Jealousy and hate.
Woman needs man
And man must have his mate
That no one can deny.

It's still the same old story
A fight for love and glory
A case of do or die.
The world will always welcome lovers
As time goes by.

Oh yes, the world will always welcome lovers
As time goes by.


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: billions üzerinde 26 Kas, 2007, 19:13:51
erol parlak bağlama beşlisi istanbul türküsü & turkish march
http://www.youtube.com/watch?v=Axrsrl4ucqM


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: billions üzerinde 27 Kas, 2007, 06:48:41
''Flaman Vampiri'' Sinamalarda
bron: http://www.gundem.be/go.php?go=3070737&do=details&return=summary&pg=1
 
Yapımcısı bir Türk olan ilk Flaman vampir filmi 6 Eylül perşembe aksamı saat 20.00 da Anvers, Metropolis sinemasında yapılacak bir GALA ile kamuoyuna tanıtılacak.
 
Belçika´da bir ilk olan bu filmin yapımcısı Studio-Albay film şirketi sahibi Türk kökenli Erol Albay filmin galasına Belçika ve Hollanda basını yanında Türk basın üyelerini de davet etti
 
12 Eylül den itibaren vizyona girecek olan ´´The Flemish Vampire´´ adlı filmde Belçika´nın tanınmış aktörlerinden Sven De Ridder, Rik Hancké ve Victor Zaidi gibi isimler de rol aldı.
 
 ´The Flemish Vampire´´  adlı filmin 6 Eylül Perşembe günü yapılacak olan Galasından önce 5 Eylül Çarşamba günü Anvers Belediye Binasında saat 15h30 dan itibaren bir basın toplantısı yapılacak.
 
Basın toplantısı programı:

Anvers Belediye Baskani Patrick Janssens karsilama konusmasi
Filmin ilk görüntüleri sunulacaktir
Yönetmen R. Kan Albay film hakkinda;
Oyuncular ve reportaj imkani;
Resepsiyon. 
 
Daha fazla bilgi için ;
Erol Altunbay, gsm 0473/62.99.22, info@albaybrosfilms.com/studioalbay@telenet.be
Film sitesi:                www.flemishvampire-themovie.com
Film sirketi sitesi       www.studioalbay.com  
 


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Fuzûlî üzerinde 28 Kas, 2007, 00:54:37
Martin Luther King - "I have a dream" :
The Nobel Peace Prize 1964

http://www.usconstitution.net/dream.html

I am happy to join with you today in what will go down in history as the greatest demonstration for freedom in the history of our nation.
Five score years ago, a great American, in whose symbolic shadow we stand today, signed the Emancipation Proclamation. This momentous decree came as a great beacon light of hope to millions of Negro slaves who had been seared in the flames of withering injustice. It came as a joyous daybreak to end the long night of their captivity... ...



Biography:

(http://www.gcnl.nu/stemmen/portretten/Martin-Luther-King.jpg)

Martin Luther King, Jr., (January 15, 1929-April 4, 1968) was born Michael Luther King, Jr., but later had his name changed to Martin. His grandfather began the family's long tenure as pastors of the Ebenezer Baptist Church in Atlanta, serving from 1914 to 1931; his father has served from then until the present, and from 1960 until his death Martin Luther acted as co-pastor. Martin Luther attended segregated public schools in Georgia, graduating from high school at the age of fifteen; he received the B. A. degree in 1948 from Morehouse College, a distinguished Negro institution of Atlanta from which both his father and grandfather had graduated. After three years of theological study at Crozer Theological Seminary in Pennsylvania where he was elected president of a predominantly white senior class, he was awarded the B.D. in 1951. With a fellowship won at Crozer, he enrolled in graduate studies at Boston University, completing his residence for the doctorate in 1953 and receiving the degree in 1955. In Boston he met and married Coretta Scott, a young woman of uncommon intellectual and artistic attainments. Two sons and two daughters were born into the family.

In 1954, Martin Luther King accepted the pastorale of the Dexter Avenue Baptist Church in Montgomery, Alabama. Always a strong worker for civil rights for members of his race, King was, by this time, a member of the executive committee of the National Association for the Advancement of Colored People, the leading organization of its kind in the nation. He was ready, then, early in December, 1955, to accept the leadership of the first great Negro nonviolent demonstration of contemporary times in the United States, the bus boycott described by Gunnar Jahn in his presentation speech in honor of the laureate. The boycott lasted 382 days. On December 21, 1956, after the Supreme Court of the United States had declared unconstitutional the laws requiring segregation on buses, Negroes and whites rode the buses as equals. During these days of boycott, King was arrested, his home was bombed, he was subjected to personal abuse, but at the same time he emerged as a Negro leader of the first rank.

In 1957 he was elected president of the Southern Christian Leadership Conference, an organization formed to provide new leadership for the now burgeoning civil rights movement. The ideals for this organization he took from Christianity; its operational techniques from Gandhi. In the eleven-year period between 1957 and 1968, King traveled over six million miles and spoke over twenty-five hundred times, appearing wherever there was injustice, protest, and action; and meanwhile he wrote five books as well as numerous articles. In these years, he led a massive protest in Birmingham, Alabama, that caught the attention of the entire world, providing what he called a coalition of conscience. and inspiring his "Letter from a Birmingham Jail", a manifesto of the Negro revolution; he planned the drives in Alabama for the registration of Negroes as voters; he directed the peaceful march on Washington, D.C., of 250,000 people to whom he delivered his address, "l Have a Dream", he conferred with President John F. Kennedy and campaigned for President Lyndon B. Johnson; he was arrested upwards of twenty times and assaulted at least four times; he was awarded five honorary degrees; was named Man of the Year by Time magazine in 1963; and became not only the symbolic leader of American blacks but also a world figure.

At the age of thirty-five, Martin Luther King, Jr., was the youngest man to have received the Nobel Peace Prize. When notified of his selection, he announced that he would turn over the prize money of $54,123 to the furtherance of the civil rights movement.

On the evening of April 4, 1968, while standing on the balcony of his motel room in Memphis, Tennessee, where he was to lead a protest march in sympathy with striking garbage workers of that city, he was assassinated.


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Zaman üzerinde 28 Kas, 2007, 05:22:04
De stilte van Nick Drake (http://www.kindamuzik.net/achtergrond/nick-drake/de-stilte-van-nick-drake)

Meer dan dertig jaar na zijn dood heeft singer-songwriter Nick Drake eindelijk bereikt wat hem tijdens zijn leven nooit is gelukt: zijn muziek is bekend en geliefd bij talloze fans. Rondom Drake is een soort van cultus ontstaan. Zijn hoogst persoonlijke muziek, zijn tragische levensloop en zijn uiteindelijke zelfmoord bezorgden de zanger postuum de status van een outsider’s outsider.

tekst: Bart Breman

Een Idyllische Jeugd
Nick werd in 1948 geboren in Birma. Zijn vader was met zijn gezin naar de toenmalige Engelse kolonie vertrokken en hij werkte er als ingenieur. Het koloniale leven was goed voor het gezin. In Jeroen Berkvens prachtige film over de zanger, A Skin Too Few, omschrijft Gabrielle, Nicks oudere zus, het leven dat ze hadden als prachtig. Hun ouders hadden een “idyllisch huwelijk.” Zijn moeder was waarschijnlijk de persoon van wie Nick het muzikale talent heeft geërfd; ze was een creatieve vrouw, die veel gedichten schreef en liedjes maakte over haar twee kinderen.

In 1952 keerde het gezin terug naar Engeland en kocht een huis in het kleine dorpje Tanworth in Arden. De twee kinderen konden onbezorgd opgroeien op het Engelse platteland van de jaren ’50. Een aantal jaren later, in 1962, vertrok Nick naar Wiltshire. Net als zijn vader en grootvader zou hij daar naar school gaan, op het Marlborough College. Hij zou er vier jaar wonen. Patrick Humphries gaat in de biografie die hij over Drake schreef op zoek naar oud-klasgenoten. In het boek beschrijven alle klasgenoten Nick als een ietwat verlegen, maar vrolijke en aardige jongen. Eén van de ondervraagde klasgenoten weet zich te herinneren dat Nick goed in sport was. Hij vertelt dat hij erg snel was, goed kon hardlopen en graag rugby speelde.

In de zomer na zijn eindexamen ging Nick met drie vrienden met de auto op vakantie in Frankrijk. Rond deze tijd begon hij zijn gitaarspel te ontwikkelen en zelf liedjes te schrijven. Een nummer als ‘Time of No Reply’ stamt uit deze periode.
In Cambridge, één van de oudste universiteitssteden van Engeland, begon Drake in 1967 aan zijn studie Engels. Hij zou er twee jaar studeren en zijn studie niet afmaken. In de tijd die hij op het Fitzwilliam College doorbracht was hij volgens een studievriend meer bezig met gitaar spelen en blowen. In Berkvens’ film leest Nicks zus een brief van hem voor. Hij schrijft aan zijn ouders dat hij eigenlijk heel gelukkig is met het leven in Cambridge. Toch stopt Nick, in 1969, met zijn studie; hij vertrekt naar Londen om de muziek in te gaan. “Een vangnet is het laatste wat ik wil,” zou hij hebben gezegd als reactie op de protesten van zijn ouders.

De muzikant die niet optreden wou
Ondertussen was Nick druk bezig met het schrijven van zijn eigen nummers. Hij had nog geen problemen met optreden - dat zou pas later komen - en hij trad een aantal maal voor vrienden op. De meeste nummers van Five Leaves Left schreef hij toen hij nog studeerde. Hij kreeg een contract bij platenmaatschappij Island en in 1969 verscheen het album, dat ook werd opgenomen in de tijd dat hij nog studeerde. Hoewel stil en verlegen, wist Nick precies hoe hij zijn nummers opgenomen wilde hebben.
Ondanks de overwegend lovende kritieken verkocht Five Leaves Left nauwelijks. Om het album aan de man te brengen moest Drake het gaan promoten van zijn platenmaatschappij en echte concerten gaan geven. Dat bleek iets te zijn waar hij absoluut geen zin in had. Hij zag er erg tegen op om in zijn eentje op een podium te moeten staan.

Vroeg in 1970 verhuisde Nick permanent naar Londen. De opnames voor tweede plaat Bryter Later waren in gang gezet en volgens Patrick Humphries’ boek begon hij bohemien-achtige trekjes te vertonen: Nick werd het archetype van de eenzame artiest, die moet lijden voor zijn kunst. In het boek wordt opgemerkt dat dít wellicht de weg baande voor de depressies die zouden volgen. Er werd een tournee op poten gezet. Nick zou gaan spelen in clubs en universiteiten. En daar ging het mis, want mensen zaten aan de bar, praatten voortdurend en dronken een glaasje. Nick wist zijn publiek niet stil te krijgen en op een dag wilde hij niet meer. Hij stopte met touren en zou nooit meer optreden. Hij werd stiller en sloot zich meer en meer af van zijn omgeving. Het leven in Londen werd te moeilijk voor Nick. In 1971 keerde hij terug naar zijn ouderlijk huis in Tanworth in Arden.

De wereld afgewezen
Ook Bryter Later werd positief ontvangen, maar de verkoopcijfers waren al niet veel beter dan die van Five Leaves Left. Nick geraakte gedesillusioneerd. “Ik heb gefaald in alles wat ik heb gedaan,” zou hij tegen zijn moeder zeggen. De depressies werden heviger en hij trok zich meer en meer terug. Nick werd naar een psychiater gestuurd en kreeg antidepressiva voorgeschreven. Brian Wells, Nicks studievriend uit Cambridge, vertelt zowel in Berkvens’ film als in Humphries’ boek dat hij Nicks gemoedstoestand niet zozeer zou omschrijven als een biologische depressie, maar meer als het verhaal van een jongen die het om de één of andere reden steeds moeilijker kreeg met de mensen om hem heen. Maar dat maakte, logischerwijs, voor de psychiaters weinig verschil.

Zijn laatste plaat, Pink Moon, uit 1972, wordt beschouwd als een laatste schreeuw om hulp van iemand die weet dat hij eigenlijk niet meer geholpen kan worden. En misschien is ze dat ook wel. Nick sloot zich bijna volledig af van de buitenwereld. “Ik denk dat hij de wereld had afgewezen,” zegt zijn moeder in Berkvens’ film. In 1974 zou Nick nog eenmaal een aantal liedjes opnemen, waaronder het huiveringwekkende ‘Black Eyed Dog’. Hij was te nerveus, te ver weg, om tegelijkertijd te zingen en gitaar te spelen. De zang- en gitaarpartijen werden apart van elkaar opgenomen.
Misschien had Nick het idee dat hij er niet in was geslaagd zijn publiek te vertellen wat hij wilde vertellen. Misschien had hij inderdaad “méér gezien” en had hij “de wereld afgewezen,” zoals in de film wordt gezegd. Redenen en theorieën zijn er te over. Het enige feit is dat Nick, op 25 november 1974, door zijn moeder in bed werd gevonden. Hij was gestorven aan een overdosis Triptizol, het medicijn tegen depressie dat hij slikte.

Five Leaves Left (1969)
Het debuut van Nick Drake is inmiddels een klassieke folkplaat. En terecht. Five Leaves Left is een tijdloos, elegant album. De akoestische, introverte liedjes en Drakes zachte, maar zekere stem scheppen een rustige, herfstige sfeer. Het is folky singer/songwriter-muziek, minder jazzy dan opvolger Bryter Later en minder wanhopig dan Pink Moon. Drake’s gitaarspel is de stuwende kracht op de gehele plaat, maar wordt prachtig ondersteund en aangevuld door barokke strijkers. Op twee nummers, ‘Way to Blue’ en het tekstueel zeer profetische ‘Fruit Tree’, wordt Drake alleen begeleid door strijkers. De titel van de plaat is een verwijzing naar het papiertje dat aangeeft dat er nog maar een paar sigarettenvloeitjes in het doosje zitten.

Bryter Later(1970)
Nick’s tweede plaat werd opgenomen in de tijd dat hij in London woonde. Wederom is het gitaarspel bepalend voor de liedjes, maar de overige instrumenten krijgen een prominentere rol toebedeeld. Zo is er meer ruimte voor drums, piano en blazers. De toevoeging van een breder scala aan instrumenten resulteert in een lichtere, meer jazzy sound. De sfeer is in muzikaal opzicht dan ook minder beklemmend dan op de andere twee platen. John Cale, die erg onder de indruk was van Drake’s muziek, figureert in twee nummers, ‘Fly’ en ‘Northern Sky.’ Over het algemeen wordt Bryter Later beschouwd als Drake’s beste werk.

Pink Moon (1972)
Pink Moon zou Drake’s laatste album worden en wellicht is het zijn meest aangrijpende werk te noemen. Pink Moon werd in twee nachten opgenomen en buiten het beetje pianospel in het titelnummer bestaat de plaat alleen maar uit Drake’s zang en gitaarspel. Als luisteraar krijg je het idee dat je luistert naar een laatste roep om hulp. De slechts 28 minuten durende plaat schetst een grimmige en desolate atmosfeer. Alleen het laatste nummer, ‘From the Morning’, ontsnapt enigszins aan de stille wanhoop die over Pink Moon hangt. R.E.M.’s Peter Buck vergeleek Pink Moon ooit eens met het evenzeer beklemmende werk van blueslegende Robert Johnson.



NORTHERN SKY (http://www.youtube.com/watch?v=1oitSlHi3MY)
I never felt magic crazy as this
I never saw moons, knew the meaning of the sea
I never held emotion in the palm of my hand
Or felt sweet breezes in the top of a tree
But now you're here
Brighten my northern sky.

I've been a long time that I'm waiting
Been a long that I'm blown
I've been a long time that I've wandered
Through the people I have known
Oh, if you would and you could
Straighten my new mind's eye.

Would you love me for my money
Would you love me for my head
Would you love me through the winter
Would you love me 'til I'm dead
Oh, if you would and you could
Come blow your horn on high.

I never felt magic crazy as this
I never saw moons knew the meaning of the sea
I never held emotion in the palm of my hand
Or felt sweet breezes in the top of a tree
But now you're here
Brighten my northern sky.


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Zaman üzerinde 30 Kas, 2007, 13:38:06
November 29, 1947

U.N. votes for partition of Palestine (http://www.youtube.com/watch?v=F8cY6X9eEo0)
Despite strong Arab opposition, the United Nations votes for the partition of Palestine and the creation of an independent Jewish state.

The modern conflict between Jews and Arabs in Palestine dates back to the 1910s, when both groups laid claim to the British-controlled territory. The Jews were Zionists, recent emigrants from Europe and Russia who came to the ancient homeland of the Jews to establish a Jewish national state. The native Palestinian Arabs sought to stem Jewish immigration and set up a secular Palestinian state.

Beginning in 1929, Arabs and Jews openly fought in Palestine, and Britain attempted to limit Jewish immigration as a means of appeasing the Arabs. As a result of the Holocaust in Europe, many Jews illegally entered Palestine during World War II. Radical Jewish groups employed terrorism against British forces in Palestine, which they thought had betrayed the Zionist cause. At the end of World War II, in 1945, the United States took up the Zionist cause. Britain, unable to find a practical solution, referred the problem to the United Nations, which on November 29, 1947, voted to partition Palestine.

The Jews were to possess more than half of Palestine, though they made up less than half of Palestine's population. The Palestinian Arabs, aided by volunteers from other countries, fought the Zionist forces, but the Jews secured full control of their U.N.-allocated share of Palestine and also some Arab territory. On May 14, 1948, Britain withdrew with the expiration of its mandate, and the State of Israel was proclaimed by Jewish Agency Chairman David Ben-Gurion. The next day, forces from Egypt, Transjordan, Syria, Lebanon, and Iraq invaded.

The Israelis, though less well equipped, managed to fight off the Arabs and then seize key territories, such as Galilee, the Palestinian coast, and a strip of territory connecting the coastal region to the western section of Jerusalem. In 1949, U.N.-brokered cease-fires left the State of Israel in permanent control of those conquered areas. The departure of hundreds of thousands of Palestinian Arabs from Israel during the war left the country with a substantial Jewish majority.


---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Oprichting van de staat Israël  20-01-'04     (http://www.nos.nl/archief/2005/nieuws/achtergronden/israel_en_palestijnen/geschiedenis_van_het_conflict_oprichting_van_de_staat_israel.html)
     
Omdat in 1948 het Britse mandaat over Palestina afloopt, roepen de pas opgerichte Verenigde Naties een speciale commissie in het leven die zich moet buigen over de toekomst van het gebied. De United Nations Special Commission on Palestine (UNSCOP) komt met een verdelingsplan met een joodse en een Arabische staat.

De verdeling van het land is in overeenstemming met de verdeling van de bevolkingsgroepen. De voor zowel joden als moslims heilige stad Jeruzalem komt volgens het plan onder internationaal toezicht. De VN neemt het voorstel over als resolutie 181.

De Arabieren weigeren het plan echter te accepteren. Zij stellen dat hun aanspraken op heel Palestina onaantastbaar zijn en dat genoegdoening voor het leed dat de joden was aangedaan in de oorlog maar in Europa moet worden gegeven.

Op 14 mei 1948, een dag voordat het Britse mandaat over Palestina afloopt, roept David Ben Gurion de staat Israël uit in het gebied dat door de VN aan de joden is toebedacht. De VS en de Sovjet-Unie erkennen Israël onmiddellijk. De Arabieren juist niet. Ze vallen direct aan. Aan de oorlog die erop volgt, houdt Israël veel meer land over dan volgens het VN-plan de bedoeling is.

Door de gewelddadigheden komt er een grote stroom van 750.000 tot 800.000 Palestijnse vluchtelingen op gang. Zij vestigen zich in vluchtelingenkampen in de Gazastrook, op de Westelijke Jordaanoever, en in Jordanië, Libanon en Syrië. Nog tijdens de oorlog neemt de VN resolutie 194 aan die het recht van deze vluchtelingen op terugkeer naar hun huizen erkent.

De Israëlische onafhankelijkheidsoorlog brengt tevens een vluchtelingenstroom van 865.000 joden uit de Arabische wereld op gang. Zij vestigen zich in Israël. Een jaar later komt het door bemiddeling van de VN tot een wapenstilstand, al erkennen de Arabische staten Israël geenszins. De bestandslijnen vormen de grens van de nieuwe staat Israël.

Suez-crisis
De Egyptische president Nasser lijft in 1956 het Brits-Franse Suez-kanaal in, dat een belangrijk knooppunt is voor de internationale scheepvaart. Groot-Brittannië en Frankrijk beloven troepen in te zetten op voorwaarde dat Israël de Egyptenaren terugdringt tot achter het kanaal.

Het komt tot een aanval, maar onder druk van de Amerikanen wordt al snel een staakt-het-vuren in acht genomen. Het Israëlische leger heeft dan al de Sinaï-woestijn veroverd. De strijdkrachten trekken zich weer terug op voorwaarde dat Egypte niet aanvalt en dat de Verenigde Naties het gebied bewaken.





Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: billions üzerinde 03 Ara, 2007, 01:08:14
soms wordt het allemaal zo serieus dat we vergeten waar het internet eigenlijk om draait: Cowboy Ninja Plays Tetris on Accordeon.


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Zaman üzerinde 03 Ara, 2007, 01:50:36
 :p super


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: billions üzerinde 03 Ara, 2007, 01:54:57
hayli müteşekkirim. :)


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Zaman üzerinde 04 Ara, 2007, 18:06:10
Breakfast at Tiffany's is a 1961 Academy Award-winning film starring Audrey Hepburn and George Peppard, and featuring Patricia Neal, Buddy Ebsen, Martin Balsam, and Mickey Rooney. It was directed by Blake Edwards. The portrayal of Holly Golightly as the naive, eccentric socialite is generally considered to be Audrey Hepburn's most memorable and identifiable role. She herself regarded it as one of her most challenging roles to play, as she was an introvert who had to play an extrovert. Hepburn's singing of "Moon River" helped garner an Oscar for Best Song for composer Henry Mancini and lyricist Johnny Mercer. The film also featured what was arguably George Peppard's greatest acting role and the high point of his career. The film is based on the novella of the same name by Truman Capote.
 
The movie is about Holly Golightly, a young woman always on the run from herself. Lacking a stable childhood, she marries at the age of fourteen, has the marriage annulled, moves to Hollywood to start a film career, leaves Hollywood for New York (where she earns money as a call girl and by carrying coded messages for an incarcerated mafia boss), and plans to leave New York for Brazil to marry one of the world's richest men.

The main plot of the movie is Holly's relationship with neighbor Paul Varjak, who has confidence problems of his own. The story explores the relationship between Holly and Paul, her other paramours, and the resolution that occurs within Holly's own mind and between Holly and Paul. The film includes Hepburn singing the original performance of "Moon River" and the famous closing sequence that shows Paul's "lecture" to Holly and Holly's self-discovery of who she really is and who makes her truly happy. The film ends with a famous scene in the rain.

Deel 1 (http://www.youtube.com/watch?v=AN0gX2tECqU)



Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Zaman üzerinde 06 Ara, 2007, 08:45:49
EFSUN

Efsun’un temelleri 1996 yılında Gülay Boyalar ve Özer Dönerkaya’nın Kemancı Rock Barda Pandora grubuyla cover yaparken tanışmasıyla atıldı. Müzikal beğeni ve söylemlerinin uyumluluğunu keşfederek, birlikte beste çalışmaları yapmaya karar verdiler.

2004 yılı başlarında üzerinde çalıştıkları besteleri sahnede seslendirmek ve sonrasında bir albüm yayınlamak amacıyla yola çıkan Gülay Boyalar (vokal-gitar) ve Özer Dönerkaya (gitar-geri vokal), kendilerine farsça da “büyü” anlamına gelen Efsun ismini seçti. Aynı yıl içinde, bas gitarda Tuna Erden ve davulda Ethem Uysal’ın katılımıyla Efsun grubu son halini almış oldu.

Gülay Boyalar; müzikle ilgisinin dinleyicilikten öte olduğunu keşfedince  şan ve gitar dersleri almaya başladı. Çeşitli barlarda gitar çalıp şarkı söyleyerek müzik dünyasına profesyonel anlamda adım attı. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Makine mühendisliği eğitimi alan Gülay Boyalar üniversite eğitimi süresince İstanbul Devlet Tiyatrosu ’nda  “Yaşar ne yaşar ne yaşamaz” adlı oyunda korist-dansçı olarak yeraldı. Daha sonraları bir kaç farklı müzik gurubu deneyiminden sonra 1996 yılında Pandora grubuyla, Kemancı,  Rockhouse, Hayal Kahvesi gibi mekanlarda sahne almaya başladı. Reklam müziği, belgesel ve tanıtım filmlerinde, vokal ve seslendirme yaptı.

Özer Dönerkaya; ilkokul sıralarında mandolin ve gitar çalarak müziğe başladı.
Kabataş Erkek Lisesi’nde okul korosunda görev aldı. Mimar  Sinan Üniversitesi’ nde  Mimarlık eğitimi alan Özer Dönerkaya, üniversite eğitimi sırasında Pandora gurubuyla çeşitli rock barlarda sahne almaya başladı. Gruba 1996 yılında vokalist olarak Gülay Boyalar’ın girmesiyle ilk önemli beste çalışmalarını birlikte yapmaya başladılar. Daha sonraları Circus gibi başka cover projeleri de gerçekleştiren Özer Dönerkaya gelişen müzik teknolojilerini takip ederek bilgisayar ortamında müzik yapımı ve kayıt sistemleri konusunda deneyim kazandı. Reklam ve tanıtım filmlerine özgün müzik yaptı. 2004 yılında Efsun’un ilk albümü olacak duy sesimi’nin aranjelerini bilgisayar ortamında hazırladı ve Gülay Boyalar’la birlikte, besteleri seslendirecek Efsun ekibini oluşturdular.

Efsun 2004 yılında kurulduktan hemen sonra Hayal Kahvesi başta olmak üzere My Moon Bar, Old City gibi çeşitli mekanlarda sahne almaya başladı. Stüdyo live, Bursa Resimli Bar, Depo gibi mekanlarda konserler verdi. Besteleri ve kendi tarzlarında yorumladıkları cover repertuarlarıyla oldukça ilgi çeken grup, kısa süre sonra, 2005 kış aylarında albüm kaydına girdi. 2006 başlarında kayıtlarını bitiren Efsun, mastering, görsel tasarım, video klip ve tanıtımla ilgili hazırlıklarını özenle tamamlayarak 2006 eylül ayında makeR arts etiketiyle ilk albümleri duy sesimi’yi müzik severlerle buluşturdu.


Rüya  (http://www.youtube.com/watch?v=ZDUa-2IS79w)

Alttan aldım olmadı
Hep besledim doymadı
Artık sabrım kalmadı

Sana mı kalacakmış şu zalim dünya
Kardeşlik barış olsa, sahiden rüya
İçimden taşan öfke, sönecekmiş güya

Rüya
Umrumda mı bu dünya

Bana verdiğin tüm o sözlere
Vaadedilmiş güzel günlere
Sana olan aşkımdan kandım

Gözünü karartan bu deliyi
Bu nazenin, kırılgan bebeği
Sana olan aşkımdan yaptım

Sana mı kalacakmış şu zalim dünya
Kardeşlik barış olsa sahiden rüya
İçimden taşan öfke, sönecekmiş güya

Rüya
Umrumda mı bu dünya


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Fuzûlî üzerinde 09 Ara, 2007, 16:19:00
Zülfü Livaneli - Ozgürlük

Okulda defterime, sirama agaçlara, yazarim adini
Okunmus yapraklara, bembeyaz sayfalara yazarim adini
Yaldizli imgelere, toplara tüfeklere, krallarin tacina
En güzel gecelere, günün ak ekmegine, yazarim adini
Tarlalara ve ufka, kuslarin kanadina,
Gölgede degirmene yazarim.
Uyanmis patikaya, serilip giden yola,
Hinca hinç meydanlara adini ey Özgürlük.

Kapimin esigine, kabima kacagima, içindeki aleve,
Canlarin oyununa, uyanik dudaklara yazarim adini.
Yikilmis evlerime, sönmüs fenerlerime, derdimin duvarina,
Arzu duymaz yokluga, çirçiplak yalnizliga, yazarim adini.
Geri gelen sagliga, geçen her tehlikeye,
Yazarim ben adini, yazarim.
Bir sözün coskusuyla, dönüyorum hayata,
Senin için dogmusum, haykirmaya.
Ey özgürlük!


 

Omer Zülfü Livaneli

Ömer Zülfü Livaneli is considered one of the outstanding figures in the cultural and artistic life of his native Turkey. Singer, composer, writer, conductor and film director, this multitalented artist has spread UNESCO’s message of multiculturalism and tolerance since his 1996 designation. His songs are performed by renowned international stars and have been recorded by the prestigious London Symphony Orchestra.

He uses his music as a vehicle to bring his message of peace, tolerance and international understanding to the hearts of his countless fans, supporting UNESCO to promote a culture of peace through music. Livaneli is one of the foremost advocates of Turkish-Greek friendship, giving concerts in both countries to promote good relations between the two neighbours.
 
Biography of Omer Zülfü Livaneli  

-Mr Omer Zülfü Livaneli was born in Turkey
-Livaneli is perhaps one of the most outstanding figure in the cultural, artistic and political life of Turkey. With his songs, which have reached cult proportions, he has had an impact on many generations of Turkish youth. His 1997 Ankara concert was attended by no less than 500 thousand people. He also has had a formative influence through his editorial and movies
-Besides being one of the foremost defenders of Turkish-Greek friendship, he has been a highly influential figure in Turkey's political life for the past 30 years with initiatives such as his mediation in the 1996 prison hunger strike that cost the lives of 12 prisoners. Livaneli was charged on a number of counts after the military intervention of March 12 and was held at a military detention ward for three months in 1971
-Livaneli's songs have been recorded by well-known soloists in foreign countries. He has been giving international concerts and the London Symphony Orchestra has recorded his songs. His music continues to have an impact on Turks and non-Turks alike
-UNESCO appointed Livaneli Goodwill Ambassador in 1996 and special adviser of Mr Federico Mayor, the former Director General of UNESCO
-Currently Mr Omer Zülfü Livaneli is member of Turkey Parliament
 
Participation of Omer Zülfü Livaneli in UNESCO Activities

-Appointed Goodwill Ambassador on 20 September 1996

-Attended the Annual meeting of Goodwill Ambassadors on July 27, 2000 at UNESCO Headquarters

-Participated in the ceremonies of the 50th Anniversary of the Universal Declaration of Human Rights at Headquarters in November 1995

-Member of the group of experts in the Division of Cultural Heritage for the promotion of peace through music in February 1998

-Formed a partnership with the Division of Cultural Heritage so that a percentage of the sales price of the disk "Livaneli: New Age Rhapsody" recorded by the London Symphony Orchestra (1999) be directed to programmes for the culture of peace

-Attended the Annual meeting of Goodwill Ambassadors on February 2002 and on February 2003 at UNESCO Headquarters

-Attended the Charity Gala for the Purcell School in the presence of H.R.H. Prince Charles, the Prince of Wales on February 6, 2003 at UNESCO Headquarters
 



 


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Zaman üzerinde 10 Ara, 2007, 23:54:01
Wittgenstein

Ludwig Wittgenstein werd geboren in Wenen en was het jongste kind van een extreem rijke Oostenrijkse industrieel, het was zelfs de rijkste familie van het land. In zijn lagere schooltijd zat Adolf Hitler bij hem op school. Hij is opgeleid tot werktuigbouwkundig ingenieur en onderzocht en verbeterde een tijdje het ontwerp van vliegtuigen. Aan het begin van de Eerste Wereldoorlog meldde hij zich als vrijwilliger voor het Duits-Oostenrijkse leger. Hij had een boekje van Tolstoj in zijn rugzak over de evangeliën. Hij maakte aan het front aantekeningen waaruit later de Tractatus Logico-Philosophicus zou groeien.

Wittgenstein hield in sommige periodes van zijn leven dagboeken bij en voerde uitgebreide correspondentie met allerlei mensen. Die schriftelijke bronnen werden belangrijk bij de interpretatie van zijn filosofie.

Tijdens de Tweede Wereldoorlog werkte Wittgenstein als ambulancebroeder en in een medisch onderzoekslaboratorium. Na de oorlog keerde hij terug naar Cambridge, maar in 1947 gaf Wittgenstein zijn leerstoel op. Hij overleed in 1951.

Wittgenstein heeft in zijn filosofische ontwikkeling een belangrijke ommezwaai gemaakt. Zo zeer zelfs dat men spreekt van Wittgenstein I en Wittgenstein II, al staat dat onderscheid uiteraard ook ter discussie.

Een uitgebreide biografie van Wittgenstein, zowel persoonlijk als filosofisch, werd geschreven door Ray Monk, en verscheen in 1991 onder de titel The Duty of Genius, in het Nederlands vertaald als Het heilige moeten.

FILM
Leven en werk van een eenzame denker

Wittgenstein is na Chaplin, Malcolm X en de hier niet vertoonde Hoffa binnen zeer korte tijd de zoveelste biopic. Die andere titels hebben de indruk achtergelaten dat een biopic een film moet zijn die het leven van een beroemd of berucht persoon droog opsomt en vooral te lang duurt. Derek Jarman bewijst met zijn Wittgenstein dat het ook levende cinema kan opleveren.

Van de vier genoemde personen die dit jaar vereerd zijn met een film is Wittgenstein niet de makkelijkste om leven en werk in een speelfilm samen te vatten. Tijdens zijn leven werd maar een boek ('Tractatus Logico-Philosophicus') van hem gepubliceerd, waarin hij de grenzen van de taal probeerde te onderzoeken. "Und wovon man nicht reden kann, darüber muss man schweigen" is de beroemde laatste zin van dat boek. Een overpeinzing die niet direct aanzet tot verdichting naar een scenario of bespreking van de daarnaar vervaardigde film.
Derek Jarman is aan de filmliefhebbers vooral bekend als de maker van onder andere Caravaggio en Edward II. De eerste was een film over de beroemde schilder, de tweede een verfilming van het toneelstuk van Marlowe. Jarman probeerde in beide films de verbinding naar onze tijd te leggen en een niet te missen homo-erotische toon in beeld te brengen. Omdat in Wittgenstein op die typische Jarman-elementen niet de nadruk ligt, heeft hij wellicht zijn meest toegankelijke film gemaakt.

Historische precisie
Jarman begint zijn film met een ongeveer dertienjarig knaapje zich te laten voorstellen als Ludwig Wittgenstein, filosoof. Gespeeld door Clancy Chassay introduceert de kleine Ludwig zijn stinkend rijke Weense familie en vertelt onder meer dat hij een leven lang nodig heeft gehad om zijn beroerde opleiding in zijn jeugd te vergeten. Jarman doet dit niet via de modieuze manier om een van zijn personages onverhoeds recht in de camera te laten kijken en het publiek terzijde toe te spreken. Hij is ook niet geïnteresseerd in historische precisie, zoals bovengenoemde biopics. Met opzet kiest hij voor een theatrale opzet, door de kleine Ludwig en zijn familieleden in een soort operakledij te steken en ze een voor een op te laten komen uit de zwarte achtergrond.
Die zwarte achtergrond handhaaft Jarman de hele film, met midden op het toneel een paar wisselende decorstukken, helder uitgelicht. Wittgenstein keert in die filmstudio, op dat toneel, als veertiger in de persoon van Karl Johnson terug om de periode vanaf de Eerste Wereldoorlog tot zijn dood in 1951 onveranderlijk in hetzelfde grijze kloffie te beleven. De personages waar hij filosofische en/of persoonlijke zaken mee bespreekt zijn gestoken in kostuums met felle kleuren. Zijn leermeester Bertrand Russell, bij wie hij in Cambridge filosofie ging studeren, draagt bijvoorbeeld een rode toga. De onlangs tot held van de homoseksuele gemeenschap verheven John Maynard Keynes steekt in een paars pak met groen vest en Lady Ottoline Morrell in een steeds weer van kleur veranderende jurk met bijpassende grote hoed met nog grotere veren.

Tableaux vivants
Zo verandert Jarman het toneel in verschillende tableaux vivants en laat hij weer zien dat hij een opleiding als kunstenaar heeft gehad. Eerder al 'schilderde' hij met licht in films als Sebastiane, The angelic conversation en The garden. Met een gevoel voor humor dat Wittgenstein zelf zegt te ontberen, belicht Jarman ondertussen het leven en werk van de belangrijkste filosoof van deze eeuw. De stugge Duitse Wener wordt getoond als een briljant man, moeilijk en ongelukkig. Ongelukkig omdat hij een perfectie van de wereld en van zichzelf wilde, die onbereikbaar was. En omdat hij homoseksueel was in een maatschappij die homoseksualiteit strafbaar stelde. Jarman legt op dat laatste deze keer niet de nadruk. Hij probeert ons te laten begrijpen dat Wittgenstein zichzelf alle vormen van plezier of bevrediging probeerde te ontzeggen, door in een afgelegen fjord in Noorwegen te gaan wonen, les te geven aan een provincieschooltje in Oostenrijk of door zijn laatste jaren eenzaam in Ierland door te brengen.
Niet alleen dat, Jarman legt ook de moeilijke filosofische theorieën van Wittgenstein helder uit. Waarom hij alles wat hij in de 'Tractatus Logico-Philosophicus' zo mooi had opgeschreven, later als een ernstige misvatting zag. Jarman kreeg van zijn producent een kant en klaar scenario in handen van Terry Eagleton, waar vermoedelijk die heldere filosofische uiteenzettingen al in stonden. Door het gebrek aan geld en tijd, twaalf draaidagen zegt Jarman nodig gehad te hebben, werd hij genoodzaakt om samen met Ken Butler het scenario van historische kostuumfilm naar de vorm die het nu heeft om te schrijven. Als het gebrek aan geld en tijd tot gevolg heeft dat er een mooie, simpele, lucide, korte film waarin complexe zaken worden uitgelegd wordt afgeleverd, dan zou de opgave aan producenten van Amerikaanse biopics eenvoudig zijn. Maar waarschijnlijk zijn de visie, het talent, de kennis van zaken en de sympathie die de regisseur voor zijn hoofdpersoon heeft belangrijker.

Piet van de Merwe
Filmkrant Juli/augustus 1993, nr 136 (http://www.filmkrant.nl/av/org/filmkran/archief/fk136/wittgen.html)

Wittgenstein (http://www.youtube.com/watch?v=r0cN_bpLrxk)
Engeland, 1993.
Produktie: Tariq Ali.
Regie: Derek Jarman.
Scenario: Derek Jarman, Terry Eagleton en Ken Butler.
Camera: James Welland.
Geluid: George Richards.
Montage: Budge Tremlett.
Muziek: Jan Latham-Koenig.
Met: Karl Johnson, Sir Michael Gough, Tilda Swinton, John Quentin.
Kleur, 75 minuten.
Distributie: Argus Film.




Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Zaman üzerinde 12 Ara, 2007, 15:41:43
Siyah Beyaz (http://www.youtube.com/watch?v=bGCfbsfwbgQ)

Siyah beyaz düşlerimde seni hatırlarım
Bomboş ellerimde seni duyumsarım
Sensiz gecelerde sensiz ağlarım
Sonsuz gecelerde sensiz ağlarım

Fırtınalar sabahında doğan günü duyumsarım
Mevsimlerin sıcağında susuzluğa kanarım
Yitip giden insanlara, dostlarıma ağlarım
Yanlış zamanlara, sensizliğe ağlarım

Nedensiz sorgusuz bir rüya gözlerimde
Nedensiz sorgusuz bir duvar benliğimde

Siyah beyaz düşlerimde seni hatırlarım
Bomboş ellerimde seni duyumsarım
Sensiz gecelerde sensiz ağlarım
Sonsuz gecelerde sensiz ağlarım

Pilli bebek


Viki (http://tr.wikipedia.org/wiki/Pilli_Bebek)


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Zaman üzerinde 17 Ara, 2007, 17:15:07
The impeachment of President Bill Clinton (http://www.youtube.com/watch?v=WAc6AzwDPfM) arose from a series of events following the filing of a lawsuit on May 6, 1994, by Paula Corbin Jones in the United States District Court for the Eastern District of Arkansas. In her complaint initiating the suit, Ms. Jones alleged violations of her federal civil rights in 1991 by President Clinton when he was governor of Arkansas and she was an Arkansas state employee. According to the allegations, Governor Clinton invited Ms. Jones to his hotel room where he made a crude sexual advance that she rejected.

After Ms. Jones filed the lawsuit, the attorneys for President Clinton moved to delay any proceedings, contending that the Constitution required that any legal action be deferred until his term ended, an issue ultimately decided against the President by the Supreme Court of the United States in its decision of Clinton v. Jones, 520 U.S. 681 (1997). Following the Supreme Court decision allowing the Jones lawsuit to proceed, pre-trial discovery commenced in which various potential witnesses were subpoenaed for information related to the Jones incident and, over objections of the President's attorneys, Mr. Clinton's alleged sexual approaches to other women. On April 1, 1998, Judge Susan Webber Wright granted summary judgment in favor of President Clinton, dismissing the Jones suit in its entirety, finding that Ms. Jones had not offered any evidence to support a viable claim of sexual harassment or intentional infliction of emotion distress. Ms. Jones appealed Judge Wright's decision to the 8th Circuit Court of Appeals, but before a decision on the appeal was rendered, Ms. Jones and the President settled the case on November 13, 1998.


The name of Monica Lewinsky, who had worked in the White House in 1995 as an intern, was first included on a list of potential witnesses prepared by the attorneys for Ms. Jones that was submitted to the President's legal team. Image source: CNN.com


Ms. Lewinsky's name had been provided to the attorneys for Ms. Jones by Linda Tripp, a former White House employee who had become a confidante of Ms. Lewinsky and had secretly tape recorded various conversations she had with Lewinsky relating to her contacts with the President. On January 12, 1998, Ms. Tripp also provided the tapes of her conversations with Ms. Lewinsky to Independent Counsel Kenneth W. Starr, who had been appointed to investigate charges relating to the Whitewater real estate venture in Arkansas of the President and Mrs. Clinton. On the same day, Ms. Lewinsky's sworn affidavit was sent by her lawyers to the Jones attorneys in which she asserted in part:

I have never had a sexual relationship with the President, he did not propose that we have a sexual relationship, he did not offer me employment or other benefits in exchange for a sexual relationship, he did not deny me employment or other benefits for rejecting a sexual relationship.

On January 15, Starr obtained approval from Attorney General Janet Reno, who in turn sought and received an order from the United States Court of Appeals, to expand the scope of the Whitewater probe into the new allegations. On the following day, a meeting between Ms. Lewinsky and Ms. Tripp at a hotel was secretly recorded pursuant to a court order, with federal agents then confronting Ms. Lewinsky at the end of the meeting with charges of her perjury and demanding that she cooperate in providing evidence against the President. Ms. Lewinsky initially declined to cooperate, and told the FBI and other investigators that much of what she had told Ms. Tripp was not true.

On January 17, President Clinton was deposed in the Jones lawsuit. He denied having "sexual relations" with Ms. Lewinsky under a definition provided to him in writing by her lawyers, and also said that he could not recall whether he was ever alone with her. On January 21, The Washington Post, the Los Angeles Times and ABC News reported that Starr had expanded his investigation of the President to include the allegations related to Lewinsky. After repeated media inquiries, on January 26 President Clinton asserted in an appearance before the White House press corps: "I did not have sexual relations with that woman, Miss Lewinsky," and denied urging her to lie about an affair.

The President's attorneys failed in efforts to block Starr's expansion of his investigation, which also included whether the President himself had lied under oath in his own deposition taken in the Paula Jones litigation. In July 1998, after being granted sweeping immunity from prosecution by Special Prosecutor Starr, Ms. Lewinsky admitted that she in fact had had a sexual relationship with the President that did not include intercourse, but denied that she had ever been asked to lie about the relationship by the President or by those close to him.


On August 17, the President testified for over four hours before Starr's grand jury on closed-circuit television from the White House. In his testimony, he admitted the Lewinsky relationship, but denied that he perjured himself in the Paula Jones deposition because he did not interpret the conduct with Ms. Lewinsky as constituting sexual relations. On the same evening, he appeared on national television and admitted that he had an "inappropriate relationship" with Lewinsky and had misled the American people about it.

On September 9, Independent Counsel Starr submitted a detailed report to the Congress in which he contended that there was "substantial and credible information that President William Jefferson Clinton committed acts that may constitute grounds for an impeachment" by lying under oath in the Jones litigation and obstructing justice by urging Ms. Lewinsky "... to to file an affidavit that the President knew would be false". On September 11, the House of Representatives approved House Resolution 525 by a vote of 363 to 63 authorizing a review by the Committee on the Judiciary of the report of the Independent Counsel to determine whether sufficient grounds existed to recommend to the House that an impeachment inquiry be commenced and also approved the public release of the Starr report. On September 21, the Judiciary Committee released nearly 3,200 pages of material from the grand jury proceedings and the Starr investigation, including transcripts of the tesimony of President Clinton and Ms. Lewinsky.

On October 8, House Resolution 581 introduced by Congressman Henry J. Hyde, chairman of the Judiciary Committee, was approved by the House in a 258 to 163 vote to authorize and direct the Judiciary Committee to investigate whether sufficient grounds existed for the impeachment of the President. After its staff interviewed various witnesses in private, the Judiciary Committee's public hearings commenced on November 19 with an opening statement by Congressman Hyde followed by additional hearings in which the Committee reviewed the issues and allegations of the Starr report and additional testimony provided by witnesses to its staff. The Committee also heard contrasting views from constitutional experts on the legal basis for impeachment as applied to the factual allegations pertaining to the Lewinsky matter.

A motion sponsored by Democrats to adopt a censure resolution as an alternative to the proposed impeachment was defeated on December 8. On December 11 and 12, the Committee approved four articles of impeachment for presentation to the full House, and on December 16 released its full Report supporting its recommendation. After debate, the House approved two of the Articles alleging that the President had provided perjurious, false and misleading testimony to the grand jury regarding the Paula Jones case and his relationship with Monica Lewinsky and that he had obstructed justice through an effort to delay, impede, cover up and conceal the existence of evidence related to the Jones case. After the House vote, President Clinton appeared before the media at the White House, saying in part:

I have accepted responsibility for what I did wrong in my personal life. And I have invited members of Congress to work with us to find a reasonable, bipartisan and proportionate response. That approach was rejected today by Republicans in the House. But I hope it will be embraced by the Senate. I hope there will be a constitutional and fair means of resolving this matter in a prompt manner.

The Impeachment Trial in the Senate commenced on January 7, 1999, with the announcement by the Sergeant-at-Arms of the presence of the managers on the part of the House of Representatives to conduct proceedings on behalf of the House concerning the impeachment of the President of the United States. After Congressman Hyde read the Articles of Impeachment approved by the House, the Senate then adjourned, reconvening later that day with Chief Justice Rehnquist present, who was sworn in as presiding officer for the trial and who in turn swore in the 100 senators as jurors for the proceedings. The President's case was outlined in the White House Trial Memorandum submitted on January 13, which was countered by the House Rebuttal to White House Trial Memorandum. In subsequent sessions, the Senate voted to adopt a series of motions to limit evidence primarily to the previously video-taped depositions, affidavits and other documents previously introduced, and also voted to close its final deliberations to the public.

The Senate voted on the Articles of Impeachment on February 12, with a two-thirds majority, or 67 Senators, required to convict. On Article I, that charged that the President "...willfully provided perjurious, false and misleading testimony to the grand jury" and made "...corrupt efforts to influence the testimony of witnesses and to impede the discovery of evidence" in the Paula Jones lawsuit, the President was found not guilty with 45 Senators voting for the President's removal from office and 55 against. Ten Republicans split with their colleagues to vote for acquittal; all 45 Democrats voted to acquit. On Article II, charging that the President "...has prevented, obstructed, and impeded the administration of justice"..., the vote was 50-50, with all Democrats and five Republicans voting to acquit.

Following the vote, President Clinton, in televised remarks from the White House, said:

Now that the Senate has fulfilled its constitutional responsibility bringing this process to a conclusion, I want to say again to the American people how profoundly sorry I am for what I said and did to trigger these events and the great burden they have imposed on the Congress and on the American people.

I also am humbled and very grateful for the support and the prayers I have received from millions of Americans over this past year.

Now I ask all Americans, and I hope all Americans here in Washington and throughout our land, will rededicate ourselves to the work of serving our nation and building our future together. This can be and this must be a time of reconciliation and renewal for America.


Bron (http://www.eagleton.rutgers.edu/e-gov/e-politicalarchive-Clintonimpeach.htm)


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Zaman üzerinde 20 Ara, 2007, 18:54:38
Hasan Cihat Örter (http://www.anatolianrock.com/Hasan_Cihat_%C3%96rter)

24 Ekim 1958 yılında İstanbul'da doğdu. Çok küçük yaşlarda harika çocuk olarak piyano ve keman ile tanişarak müziğe basladi. Daha sonra 5 yaşında klasik gitar ile tanışti ve ilk ciddi derslerini 7 yaşında Prof. Antonio Doumesitch'den aldı ve bu derslere 5 yıl devam etti. Bu arada Jazz gitar ile de ilgilenmeye başladı ve 12 yaşında küçük orkestralarda çalarak profesyonel oldu.

Üsküdar Musiki Cemiyeti'nde Emin Ongan'ın Türk Müziği Derslerine katıldı, makam ve nazariyat dersleri aldı (1970-1972). Bağlama üstadı Şemsi Yastıman ile Türk Halk Müziği araştırmasına yönelik çalismalar yaptı ve bağlama üzerine sentezler geliştirdi. Lise eğitiminden sonra Boston Üniversitesi Berklee Müzik Akademisi'nden burs kazanarak Amerika'ya gitti "New Talend Of Succes" (1976 - 1979) Buradaki Kompozisyon ve Armoni derslerini tamamladıktan sonra dört yıllık okulu iki yılda üstün derece ile bitirdi ve Okulun isteğiyle Prof. Gordon Delamont'un ögrencisi olarak Belçika Kraliyet akademisi Liege Konservatuarı'nda Yüksek kompozisyon dersleri aldı (1979-1980) burada Türk müziği üzerine master ve doktorasini yaptı. (Türk müziği çok sesli denemeler.) Tezleri kitap olarak sunuldu. Istanbul Teknik Üniversitesi Ve Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarları Rektörlüklerince; TÜRK MÜZIĞİNE HİZMET ETMIŞ ÖNCÜ BÜYÜKLERİMİZ ÖDÜLÜNE LAYIK GÖRÜLMÜŞTÜR.

Ülkesine vatani vazife dolayısıyla döndü ve daha sonra burada Büyük orkestra çalısmaları ve stüdyo çalısmalarında bulundu. (Festival, Eurovision Orkestralari). Bu arada reklam, belgesel film ve tiyatro müzikleri yapmaya başladi. 1989 yılında kurulan Kent Orkestrası'na kadrolu sanatçı olarak girdi ve 8 yıllık hizmetten sonra kendi isteği ile ayrıldı (1998).

1994 yılında Dr. Ahmet Kurtaran'ın ricası üzerine Modern Folk Üçlüsüne girdi, orada gitar çalıp vokal müziği yaptı ve bu grubun aranjörlüğünü üstlendi. 1995 yılında da Amerika da Uluslararası Houston Jazz Festivali'ne bu grup ile katıldı. Harbiye Açık Hava Konseri ve (MFÜ. 1996) Ayni Grup ile 7 Şehirde Konserlere katıldı. Aynı yıl Uluslararası Akbank Jazz Festivali'nde grubuyla çaldı (1995 Ak sanat Kültür Merkezi).

Kıbrıs 1. Girne Altın Zeytin yarışmasında Beste ve Şarkıcılık dalında 1. oldu. ve 1993 yılında ilk albümü olan ANADOLU EZGİLERİ KLASİK GİTARA ADAPTASYON'u çıkardı (Kent Plak -EMI). Bu albüm INSPIRATION serisinden bütün dünyada satılmaya başladı ve Sanatçı, dünyanın en büyük plak firmalarından E.M.I Klasik kataloguna girdi ve ALTIN PLAK aldı. Bu kompozisyonları daha sonra araştırmalar ve denemeler halinde kitap olarak çıkardı. (Hayatım Gitarım ve Müziğim 1995 Pan Yayıncılık). Bu kompozisyonların tamamı 2000'e yakındır. Daha sonra tüm dünya kadınlarına ve çalışan kadınlara adadığı KADIN'IN SENFONİLERİ albümünü yaptı. (Kent Plak 1995). 1996 yılında MODERN FOLK ÜÇLÜSÜ İSTANBUL ŞARKILARI albümünü yaptı. (Yapı Kredi Kültür Hizmetleri) . 1997 yılının sonunda RE-FORMATION (TÜRK MÜZIĞİ SAZ ESERLERİ NEW-AGE) albümünü yaptı. 1997'nin sonunda bu albümün Landon Southern Cross stüdyolarından re-mixi çıktı. 6.Albüm, (INSPIRATION RE-MIX). Sony Music European Catalogue'a girdi. USA Bill board dergisi Hasan Cihat Örter' i albümleri 30 ülkede satılan ilk Türk Sanatçısı ilan etti. Türk Jazzında birinci sıraya koydu (1998). 1999'da, MEKTUP FİLMİ SAUND TRACK (1998 RAKS), RE-FORMATION 2 (ANADOLU ESİNTİLERİ NEW-AGE/Sony Music) albümleri bütün dünyada satışa sunuldu.

AŞK VE HÜZÜN (Ezgi Medya-2002). GİTARIN SESSİZ ÇIĞLIĞI (Genç Müzik 2003), (öğrencisi Yavuz ÇETİN'in anısına), İKİ DERVİŞİN AŞK YARASI (Seyhan Müzik 2004), İSTANBUL'DA MODERN OYUN HAVALARI (Seyhan Müzik 2004) albümlerini yaptı. Bütün dünyada sevgi barış ve hoşgörünün hakim olması temennisiyle yaptığı, DÜNYANIN GÖZYAŞLARI 'EMI' den ÜSTAD mahla'sıyla (2004) çıktı. En çok sevilen eserlerinden oluşan KLASİKLER 1-2-3 ve Şimdiye kadar yaptığım 18 albüm ve 2000 e yakın bestemin içinde en muhteşem olanı diye nitelediği ‘the humanity: Symphony Of Kabe And Hicret' albümü sanatçının kendi firmasından çıktı. 2005 yılı sonunda sözlerini Akın Ok'un yazdığı 13 eserden oluşan SENDEN YANAYIM (Artvizyon) albümünü ile dinleyicilerinin karşısına çıktı. 2006'da perdesiz gitar eserlerinin yer aldığı FRETLESS SONGS albümü ve HERKES GİTAR ÇALABİLİR adlı 2 vcd ve 1 kitapçıktan oluşan görsel eğitim seti sanatseverlerle buluştu.

"Bizim Sazımız - Bizim Cazımız, Ne Var ? Ne Yok ?" TRT programına orkestrasıyla canlı müzik yaparak katıldı. Sürgündeki Devlet, Menderes, Kızıl Güneş, Sultan Galiyev, DÜNDEN BUGÜNE (TGRT), KIBRIS BELGESELİ (SHOW TV), KIBRIS BELGESELİ SOUND-TRACK CLIP, CUMHURİYET BELGESELİ, OSMANLI'NIN DOĞUSU (TRT 2), FATİH VE FETİH (TRT 1), DOĞDUĞUM TOPRAKLAR (TRT), SON TANIKLAR (TRT), SUMMER UNIVERSITY 2003-ISTANBUL TANITIM MÜZIKLERİ (42 ÜLKE-72 ŞEHİR)... gibi 200'e yakın belgesele özgün ve jenerik müzikleri yaptı. Cemal Reşit Rey Gençlik Festivali, Uluslararası Gitar Festivali (C.R.R. Ocak 2001, 2002, 2003, 2004, 2005) İstanbul Müzik Şenliği, 1995 Akbank Jazz Festivali gibi birçok uluslararası festivalde çaldı.

TRT 2'de MÜZİK VE BİZ adlı programı hazırlayıp sundu. Program 4 yıl sürdü. Aynı zamanda STV' de 3 yıl canlı olarak benzeri daha önce yapılmamış "GECEYİ ÖRTEN MÜZİK" programını yaptı. Amcası Rembetiko uzmanı Erol ÖRTER (Buzuki Erol) ile BUZUKI EROL-EROL ÖRTER adı altında piyasaya sunulan kitabın hazırlanmasına katkıda bulundu ve rebet şarkılarını aranje etti, notasyonladı. Sanatçı yapmış olduğu sanatsal çalışmalarla 3000 e yakın ödül almıştır.

İKİ SATIRLIK ŞİİRLER (Birun Yayinevi-2000), SANATÇI (Bemol Müzik 2002), SAZ ESERLERİ (Bemol Müzik 2003), MÜZİKLE TEDAVİ VE ARAŞTIRMALAR (Bemol Müzik 2003), ANADOLU'DAN KLASİK GİTAR ÇEŞİTLEMELERİ (VCD'li) (bemol muzik 2004), doktara tezi olan MÜZİK ve TERAPİ (CD'li) (Mephisto, 2005) Hasan Cihat Örter ' in önemli kitaplarıdır.

Ayrıca sanatçının TCDD DEVLET DEMIR YOLLARI BESTESİ, TRAFİK CANAVARI İLE MÜCADELE DERNEĞİ BESTESİ, POLİS KOLEJİ MARŞI, ELAZIĞ 8. KOLORDU MARŞI, BEŞIKTAŞ SPOR KLUBÜ MARŞI, ÜSKÜDAR BESTESİ, ÜMRANİYE BESTESİ, TC 80. YIL MARSI, ÖZTÜKLER MARŞI, ORDU GİTAR FESTİVALİ BERTESİ, ORDU İLİ BESTESİ, ŞİLE BESTESİ gibi marş besteleri de vardır.

Bandırma Belediye başkanlığınca "FAHRİ HEMŞEHRİLİK BERATI" verilmiştir. Yine Türkiye'de ilk defa "FAHRİ AVUKATLIK BELGESİ" alan sanatçıdır. Belge Ordu baro başkanı Sn. Av. Kenan Çebi ve Ordu Barosunca kendisine sunulmuş, Ordu valisi Sn. Kemal Yazıcıoğlu tarafından avukatlık cüppesi giydirilmiştir (2005).

Sanatçımızın adı yaşarken sokağa verilmiştir. Oturduğu Üsküdar Salacaktaki "ISKELE ARKASI SOKAK" adı değiştirilerek, "BESTEKAR HASAN CİHAT ÖRTER SOKAĞI" olmuştur. (Üsküdar Belediye Meclisinin 4. Seçim Dönemi 5. Seçim Yılı 1. Olağan Toplantılarının 25.06.2003 günü 7. Birleşimince okunarak komisyondan geldiği şekli ile kabülüne oybirliği ile karar verilmiştir.)(İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisinin, 4. Seçim Dönemi, 5. Toplantı Yılı, Temmuz Olağan Toplantılarının 01 Ağustos 2003 tarihli 9. birleşiminde okunarak; Raporun aynen ve Oybirliği ile kabulü kararlastırılmıştır. Ali Müfit GÜRTUNA, Büyükşehir Belediye Başkanı.)

Sanatçı A.B.D., Rusya, Hollanda, Belçika, İngiltere, Fransa, Yugoslavya, İspanya, İtalya, Almanya, Hindistan, Azerbaycan, Afganistan, Japonya, Çin, Hindistan ve Kıbrıs gibi pek çok ülkede konserler vermiştir.

Bestelerinin aranjörlüğünü de kendisinin yaptığı sanatcımız aynı zamanda eserlerindeki bütün enstrumanların icracısıdır. Ülkemizde daha çok gitarist olarak bilinen Üstad Hasan Cihat Örter bütün enstrumanları virtiözite derecesinde çalabilmektedir.

Halen çalışmalarını Üsküdar salacakta müzeye çevrilen ve aynı zamanda home studio olan evinde yürütmektedir. Üstad Hasan Cihat ÖRTER Yurtdışı ve yurtiçi konserlerinden vakit buldukça; ülkemizdeki müzikal yozlaşmaya, magazinel medyaya, tele-voleye, kültürel dejenerasyona karşı "Müzik ve Aydınlanama" seminerleri vermektedir.

Sultaniyegah Sirto  (http://www.youtube.com/watch?v=-TTOyOH7WsA)


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Zaman üzerinde 25 Ara, 2007, 16:28:38
Nantes (http://www.youtube.com/watch?v=FH8vgAp4VDU)

Well it's been a long time, long time now
since I've seen you smile.
And I'll gamble away my fright.
And I'll gamble away my time.
And in a year, a year or so
this will slip into the sea
Well, it's been a long time, long time now
since I've seen you smile

Nobody raise their voices
Just another night in Nantes
Nobody raise their voices
Just another night in Nantes



A young American's Balkan brass band (http://asap.ap.org/stories/686983.s)
Why does a 20-year-old from New Mexico sound like a Russian grandfather? SAM DOLNICK on the man behind the spooky gypsy music of Beirut.

NEW YORK

With the Brooklyn crowd roaring, the band Beirut finished their last song and left the stage in a triumphant parade: first the two violinists, then the trumpeter/flugelhorn player, the ukuleles, the cellist, the accordionist, the drummer, the tambourine guy. ... And somewhere among the 10 musicians and 19 instruments was Zach Condon, a 20-year-old from New Mexico who led the transcendent night of raucous, bizarre gypsy music.

This was the first show that Condon, who records under the name Beirut, had ever headlined -- and that's counting shows for friends back in Santa Fe, years before he had a record deal.

In those days, it might have seemed unlikely that he would ever be here, listening to a packed Brooklyn crowd screaming for an encore. But his recent success isn't as unlikely as the music itself: rousing, eerie, profound Balkan brass songs that sound like cobwebby treasures found in an Eastern European attic.

Condon isn't Eastern European and his Brooklyn apartment doesn't have an attic. So why does his music sound like this? And why do so many people love it?


After dropping out of college (on the first day, he walked straight to the office and asked for his money back) which was after he dropped out of high school (he never saw the point of it), Condon went to Europe.

For a time, he stayed with a cousin in Amsterdam in a building where "a weird Serbian artist guy" blasted Balkan brass music from his top-floor apartment, driving his neighbors batty -- and providing the spark for what would become Beirut's "Gulag Orkestrar." (Released on Ba Da Bing!)

The upstairs neighbor "was miserable and he was really homesick and he was playing this really homesick music," Condon said over lunch in a Polish diner in Brooklyn.

The unhappy Serb had the only washing machine in the building, so everyone had to wade through his apartment to do their laundry. During one session, Condon asked about the blaring music. "We must have sat around from midnight until 5 or 6 in the morning, the ashtray building up, beers piling up on the table," Condon said. "We listened to CD after CD and we kept turning it up. I went shopping that day and came home with a stack of CDs a foot high."

He had been writing music since he was 15 -- his early songs were mostly piano pop that veered between Rufus Wainwright's ballads and Tom Waits' dirges -- and after coming back to New Mexico and getting a job scooping ice cream, he tried making his own Balkan music in his bedroom: the trumpets, the accordion, the tambourines, the homesick feeling. The songs came out quickly, he said -- 10 or 11 within in the first month.

To his surprise, they sounded like the music he had been listening to, and felt like the films of Sarajevo-born Emir Kusturica that he had been watching. They were dark, complicated and otherworldly: trumpets blare as a mournful organ plods below it and Condon's lovely, spooky voice trills and bellows in wails and chants.

The debut album's opener is the most intense on the album, and one of his favorites.

"I woke up my brother across the house when I sang that song," Zach said. "He came into the room and said, 'You sound like a widow.'"

"I said, 'Exactly.' And I tried to do that for the rest of the album."

Although "Gulag Orkestrar" was just released last month, Beirut has gotten lots of attention from indie tastemakers, in part thanks to ex-Neutral Milk Hotel contributor Jeremy Barnes, who plays with Condon on the album and performed with him in Brooklyn.

Condon must be one of the first artists to have been praised by the Internet magazines he grew up reading. (Pitchforkmedia.com, which he called his teenage bible, said the album was "an impressive and precocious debut.") For Condon's set, it was like getting a rave in Rolling Stone a generation (or two) ago.

But despite all the buzz, Condon doesn't plan to record this kind of music for much longer.

"It was a phase I was going through," he said. "I'm almost looking for the next random influence," ticking off music he likes from Ethiopia, Algeria, Macedonia, and Brazil.

"Now I'm going to go off on my own -- but the influence might be old-fashioned world music," he said.

When asked how he feels about becoming (kinda) famous, he told a story about a day the week before when The Village Voice ran a feature story about him. He walked to his corner store to pick up the paper, and showed his picture to the clerk, whom he was friendly with in a New York-deli kind of way. "He said, 'Oh, you're famous now.'"

It was to be Condon's first glimpse of the downside of celebrity.

He came back later to buy beers to celebrate, and the clerk stopped him, pointing to the article. "You're not 21, are you. It says here you're 20."


Back in Brooklyn, the cheers for an encore were strong, but the crowd was getting impatient. Downstairs in the dressing room, the band heard the waves of foot stomping, but having exhausted their limited repertoire, they weren't planning on coming back.

"We literally didn't have another song to play," Condon said a few days later. Even the sound guys eventually gave up on the band, turning on the canned music to a chorus of groans on the floor.

But then, Condon came out and played one last song with the few bandmembers who also knew it. For a few more minutes, the sweaty crowd traveled together to an invented vision of Eastern Europe, concocted in a 20-year-old's bedroom.


speciaal voor Cicero   ;)






Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Nessy üzerinde 27 Ara, 2007, 22:38:07
Son sözler

Bu sana yazdığım son satırlar...

Bu dinlediğim son şarkı bizim üstümüze söylenmiş. Kilit vurdum kalbime,
umutlarıma. Ne bundan böyle sevdaya dair bir şeyler beklenebilir yüreğimden ne
de nefret edebilirim birinden. Ben hamal değilim ki; hep kahrını taşıyım ömrün;
Alın atık üzerimden hayata dair ne varsa. Alın sevdaya dair acıları, paylaşın
aranızda...

Sen sanıyorsun ki, kolay geliyor gidişin bana.. Arkanı döndüğün ilk andan
gözlerim gülecek mi yeniden sanıyorsun? Söylesene! Sen ne sanıyorsun aşkı,
sevgiyi, söylesene! Kolay olan, kaçmaksa, yalansa, vazgeçişse; ben zor olanı
seçiyorum ve Seni Hala Seviyorum.

Sen öyle san, farzet ki her şey çok kolay... Gittiğini sandığın sen, giderken
bende kalanlarını, yani seni, yani aşkı, yani bizi alamayacaksın benden.... Geri
vermeyeceğim onları, benim onlar, bana ait.

Biliyor musun, acı olan asla gidişin değil.. Belki bir gün sevmeyi öğrendiğin de
yanında ben olmayacağım.. Bir sabah gözlerini yeni doğan güne açtığında başkası
olacak yatağında.. Benim içinse sadece "sen" var olacak baktığım her yerde... Ve
işte ilk defa o gün sebepsiz ağlayacağım, o gün yaan yağmur gizlemeyecek
gözyaşlarımı. Kim bilir belki de aynadaki hayalin ilk kez asacak suratını bana
ve o sabah sensiz ve üşümüş uyanacağım!

Her şeyin bir bedeli var biliyorum ve bende bu bedeli ödüyorum. Ödediğim bedel
sensizlik, yalnızlık, aşksızlık Oysa yüreğim her şeye rağmen mutlu olmanı
diliyor....

Seni bulduğum yerden başlıyorum yürümeye.. Seni düşünüyor ve gecenin ayazında
üşüyorum.. Veda bile etmeden gidişin geliyor aklıma, sadece susuyorum..


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Zaman üzerinde 31 Ara, 2007, 23:28:21
Tom's Diner (http://www.youtube.com/watch?v=Dmx6KxBsLCU)
I am sitting
In the morning
At the diner
On the corner

I am waiting
At the counter
For the man
To pour the coffee

And he fills it
Only halfway
And before
I even argue

He is looking
Out the window
At somebody
Coming in

"It is always
Nice to see you"
Says the man
Behind the counter

To the woman
Who has come in
She is shaking
Her umbrella

And I look
The other way
As they are kissing
Their hellos

I'm pretending
Not to see them
And instead
I pour the milk

I open
Up the paper
There's a story
Of an actor

Who had died
While he was drinking
It was no one
I had heard of

And I'm turning
To the horoscope
And looking
For the funnies

When I'm feeling
Someone watching me
And so
I raise my head

There's a woman
On the outside
Looking inside
Does she see me?

No she does not
Really see me
Cause she sees
Her own reflection

And I'm trying
Not to notice
That she's hitching
Up her skirt

And while she's
Straightening her stockings
Her hair
Has gotten wet

Oh, this rain
It will continue
Through the morning
As I'm listening

To the bells
Of the cathedral
I am thinking
Of your voice

And of the midnight picnic
Once upon a time
Before the rain began
I finish up my coffee

It's time to catch the train

Suzanne Vega


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Zaman üzerinde 12 Oca, 2008, 18:08:17
 Nihansın Dideden Ey Mest-i Nazım  (http://www.youtube.com/watch?v=8hEKfGNo3Gs)
 
Makam : Rast
Usul : Curcuna
Müzik : Hacı Faik Bey

NİHANSIN DİDEDEN EY MEST-İ NAZIM
BANA SENSİZ CİHANDA CAN NE LAZIM
BENİM SENSİN FELEKDE ÇARESAZIM
BANA SENSİZ CİHANDA CAN NE LAZIM

SEZADIR MATEMİM TUTSA FELEKLER
BANA İNSAN DEĞİL AĞLAR MELEKLER
HEVAYA GİTTİ HEP BUNCA EMEKLER
BANA SENSİZ CİHANDA CAN NE LAZIM
 



Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Zaman üzerinde 21 Oca, 2008, 00:34:07
Bright Eyes
First Day Of My Life
  (http://nl.youtube.com/watch?v=xUBYzpCNQ1I)

 
This is the first day of my life
Swear I was born right in the doorway
I went out in the rain, suddenly everything changed
They're spreading blankets on the beach

Yours was the first face that I saw
I think I was blind before I met you
I don't know where I am, I don't know where I've been
But I know where I want to go

So I thought I'd let you know
That these things take forever, I am especially slow
But I realized how I need you
And I wondered if I could come home

I remember the time you drove all night
Just to meet me in the morning
And I thought it was strange, you said everything changed
You felt as if you just woke up

And you said,
"This is the first day of my life.
Glad I didn't die before i met you.
Now I don't care, I could go anywhere with you.
And I'd probably be happy."

So if you want to be with me
With these things there's no telling,
We'll just have to wait and see
But I'd rather be working for a paycheck
Than waiting to win the lottery

Besides, maybe this time is different
I mean, I really think you like me


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Zaman üzerinde 24 Oca, 2008, 14:44:15
Aşk bitti
Elimden sanki minik bir balık kayıp gitti
Aşk bitti
İçimden sanki bir şeyler kopup gitti
Aşk hiç biter mi
Hiç bir şey  olmamış gibi
Boşlukta kaybolup gider mi
Aşk hiç biter mi

Kalır adımızla
Bir sokak duvarında
Bir ağaç kabuğunda
Bir takvim kenarında
Kalır bir çiçekte
Bir defter arasında
Bir tırnak yarasında
Bir dolmuş sırasında
Kalır bir odada
Bir yastık oyasında
Bir mum ışığında
Bir yer yatağında
Aşk hiç biter mi

Kalır dilimizde
Yinelenen bir şarkıda
Bir okul çıkışında
Bir çocuk bakışında
Kalır  bir kitapta
Bir masal perisinde
Bir hasta odasında
Bir gece yarısında
Kalır bir durakta
Yırtık bir afişte
Buruk bir gülüşte
Dağılmış yürüyüşte
Aşk hiç biter mi

Kalır bir sokakta
Bir genel telefonda
Bir soru yanıtında
Bir komşu suratında
Kalır bir pazarda
Bir kahve kokusunda
Bir tavşan niyetinde
Bir çorap fiyatında
Kalır bir yosunda
Bir deniz kıyısında
Bir martı kanadında
Bir vapur bacasında
Aşk hiç biter mi


Ezginin Günlügü (http://www.youtube.com/watch?v=XGgOi5CzkbU)


(http://www.resimcity.com/data/media/124/www.resimcity.com_tavsan_resimleri_3_2.jpg)
oy oy oy ne kadar tatliii   (wub)


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Zaman üzerinde 27 Oca, 2008, 15:41:26
Özlem Özdil  (http://www.youtube.com/watch?v=tKHwZQkoE4M)
Zamansız Yağmur

Ben Ayrılık İstemedim
Sebep Olanlar Utansın
Ülker Vurdu Yaprağıma
Mevsim Dursun Güz Utansın

Çürümüş Yaprak Gibiyim
Güz Değil Bahar Utansın
Çatlamış Toprak Gibiyim
Irmaklar Çaylar Utansın

Dağlar Girdi Aramıza
Taş Çürüsün Yol Utansın
Diken Sardı Ellerimi
Naz Etmesin Gül Utansın

Çiğ Düşüyor Gözlerimden
Yanaklarım Islanıyor
Kurumuş Toprak Gibiyim
Zamansız Yağmur Beklerim


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Fuzûlî üzerinde 29 Oca, 2008, 19:42:23

Enbe&Aslı Güngör&Ferhat Göçer - Kalp Kalbe Karşı (Sinan Akçıl versiyon)

Uyandım birden seninle
Gece üçü bulmamış
Bir bulut durdu gözümde
Hasret bize uymamış

Kalp kalbe karşı derler
Sende üzüldün mü
Ay bile çeker gider
Geceyi düşündün mü

Yalnızlık bende saklı
Çıkmaz bir an dışarı
Elimde bir fotoğraf
O şimdi burda olmalı

Kalp kalbe karşı derler
Sende üzüldün mü
Ay bile çeker gider
Beni hiç düşündün mü

Sensizlik bende saklı
Çıkmaz bir an dışarı
Elimde bir fotoğraf
O şimdi burda olmalı...



ENBE ORKESTRASI
ENBE Orkestrası; İstanbul Devlet Opera ve Senfoni Orkestrası üyelerinden Behzat Gerçeker öncülüğünde 1993 yılında kuruldu. Türkiye’den ve yurtdışından birçok önemli müzisyen de Orkestra’da yer almaktadır.

Barry White, Richard Clayderman, Goran Bregoviç, Pavarotti, Domingo ve Grammy ödül adayı Monica Molina ile konserler veren ENBE Orkestrası; Opera aryalarından, Napoliten ve hafif müziğe, özel solistlerin söylediği Fransızca chansonlar ve valslerden Latin müziklerine, Arjantin tangolarından, sevilen caz ve country eserlere, ünlü müzikallerden, popüler müzik ve Türkçe pop müziğine uzanan repertuarıyla dinleyicisinin nabzını elinde tutuyor.

Vizyonu evreni müzikle kucaklamak olan ENBE Orkestrası’nın misyonu ise; kimi zaman bir açılışta, bir davette kimi zaman bir düğünde başlayan bu yolculuğu konuklar için hep keyifle hatırlayacakları güzel bir anıya dönüştürmektir.

BEHZAT GERÇEKER (Biyografi)

Ankara Devlet Konservatuarı Piyano ve Nefesli Sazlar Bölümü’nden 1987’de mezun oldu. Yüksek lisansını İstanbul Devlet Konservatuarı’nda tamamladı. Türkiye’de Leman Sam, Nilüfer ve Kayahan gibi pop sanatçılarıyla çalıştı. Paris’te modern müzik üzerine çalışmalarda bulunan Gerçeker, Fransa’da Terry Canss ile çalıştıktan sonra, bir süre de Macaristan’da, Macar etnik müzik üzerine çalışmalar yaptı. Ayrıca, Fransa’da hafif müzik orkestrası ve şefliği üzerine çalışmalar yapan sanatçı, İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nde de 9 yıl görev yaptı. Yurt içi ve yurt dışında imza attığı bir çok başarılı proje ile tanınan Gerçeker, World Etnik Müzik tarzındaki 12 eserden oluşan albümü ‘‘Düşler’’ ile Haziran 2006’da müzikseverlerle buluştu. Behzat Gerçeker, müziğin yanısıra sporda da başarılara imza attı. 1996 yılında TED’de tenis oynamaya başlayan Gerçeker, Amerika’daki Veteran Dünya Tenis Şampiyonası’nda Milli Takım’ı temsil ettikten sonra, son olarak da Hülya Cup’ta birincilikler kazandı.1993 yılında kurulumunda bulunduğu ENBE Orkestrası’nın şefliğini yapan Gerçeker, özel konserler yöneterek ve çeşitli projelerde genel sanat yönetmenliği yaparak çalışmalarını sürdürmektedir.  
 
 

 
 
 
 
 


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Zaman üzerinde 08 Şub, 2008, 14:35:36
Erdal Akkaya

Getme   
 
Can derim ki can deyesen ay balam can deyesen
Demedim ki inciyesen inciyesen inciyesen
Getme getme getme getme dayan yar ay aman
Senin derdin ay gız öldürür beni inan
Ne tez geldin ne tez gittin ay balam ne tez gittin
Gönlümü viran ettin viran ettin viran ettin
Getme getme getme getme dayan yar ay aman
Senin derdin ay gız öldürür beni inan
Canım kurban özüm sene ay balam özüm sene
Yoksa değil sözüm sene sözüm sene sözüm sene
Getme getme getme getme dayan yar ay aman
Senin derdin ay gız öldürür beni inan
 
 


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: billions üzerinde 12 Şub, 2008, 23:08:36
Video of the Day is gemaakt door onze eigen forumartiest RipO!

Het is gebaseerd op een Turks stripverhaal van Demir Dedegolu
Origineel: http://www.o-haa.com/demir-dedeoglu-bir-yol-hikayesi.html


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: dyllek üzerinde 13 Şub, 2008, 00:19:08
:d cok iyi olmus RipO, ellerine saglik


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: RipO üzerinde 13 Şub, 2008, 00:35:10
Saol dyllek :) kisa zamanda o-haa dergisinin sitesinde de yayinlancak herhalde.


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: elaman üzerinde 15 Şub, 2008, 20:09:53
Beethoven'in 9'uncu senfonisi (http://www.youtube.com/watch?v=O2AEaQJuKDY) 

De symfonie bestaat uit vier delen, als volgt:

1.Allegro ma non troppo, un poco maestoso
2.Molto vivace
3.Adagio molto e cantabile
4.Presto/recitative - Allegro ma non troppo/recitative - Vivace/recitative - Adagio cantabile/recitative - Allegro assai/recitative - Presto/recitative: "O Freunde" - Allegro assai: "Freude, schöner Götterfunken" - Alla marcia - Allegro assai vivace: "Froh, wie seine Sonnen" - Andante maestoso: "Seid umschlungen, Millionen!" - Adagio ma non troppo, ma divoto: "Ihr, stürzt nieder" - Allegro energico, sempre ben marcato: "Freude, schöner Götterfunken" / "Seid umschlungen, Millionen!" - Allegro ma non tanto: "Freude, Tochter aus Elysium!" - Prestissimo: "Seid umschlungen, Millionen!"

Eerste deel
In de eerste noten komen de violen op met het thema in D kleine terts. In aanvang verloopt het sonata schema nog pianissimo. Dit thema komt later spetterend fortissimo terug in D grote terts.

Niet eerder schreef Beethoven voor een kwartet van hoorns. In dit deel lijkt het stuk rond te zweven in een grote lege ruimte waarin de wereld gevormd wordt en waarop het noodlot toeslaat.


Tweede deel
Op een levendige manier komt en passant het originele D mineur thema terug in het scherzo. Op de helft van het deel stopt de muziek even om het daarna te herhalen met wat variaties. het deel heet Molto vivace maar is in feite een van de grootste Scherzi ooit geschreven door Beethoven. Bijzonder is de rol van de hoorn die op sommige momenten zelfs boven de strijkers uitkomt.


Derde deel
Verschillende majeur akkoorden wisselen elkaar af, in 4/4 naar 12/8 en ten slotte 3/4 maat. De laatste variatie wordt onderbroken door fanfares met het volledige orkest, die eenzaam maar zelfverzekerd worden beantwoord door de eerste violen. Het thema van dit deel is zangerig zoals het cantabile al aangeeft. De strijkers maken samen een melodie die heel langzaam sterker wordt terwijl de fluiten ertussendoor spelen. Ongeveer op de helft nemen de fluiten de hoofdrol over en herhalen het thema met een iets hogere klank waarbij de strijkers eerst zacht meespelen en daarna de hoofdrol weer overnemen. Bijzonder in dit deel is de prominente rol van de hoorn die eerst zo nu en dan iets laat horen, maar dan als de fluiten aan de beurt zijn geweest de aandacht vraagt voor een mooie toonladder van boven naar beneden.


Vierde deel
Het laatste deel is als het geheel, een geheel in vier delen. Een inleiding, een scherzo, een afwachtend intermezzo en tenslotte de uitbarsting. Na een waterval over alle toonladders is het plotseling muisstil. Dan zet de tenor in met de drie regels die Beethoven zelf toevoegde ter inleiding op het gedicht van Schiller:

Duits origineel
O Freunde, nicht diese Töne!
Sondern laßt uns angenehmere
anstimmen und freudenvollere.
Freude! Freude!  Nederlandse vertaling
O vrienden, niet deze tonen!
Laat ons liever meer aangename
aanzetten en meer vreugdevolle.
Vreugde! Vreugde! 


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: elaman üzerinde 17 Şub, 2008, 12:40:37
Ayşen - Aman Be

Hic birsey yokmus gibi bakma oyle
Bir narin gul daliydim kirdin
Ben gonlumu sana verdim ama
Sen gittin ah kaldin uzaklarda
Gun geldi bas ucunda bahar oldum
Sense ah, guzu sevdin durdun
Yalnız seninim dedim
Ama yetinmedin
Sana yetmedi, yetmedi yazik ki sevgim
Aman be, aman be
Ben bittim artik bana donsen de
Yapamam donsende artik, olmaz seninle
Vazgec benden, gelme
Vazgec artik benden sen git gelme
Aman be aman be
Aciyi optum durdum sen diye
Artik yok bu iskence, kaldim kendimle
Vazgec benden, git artik gelme

http://www.youtube.com/watch?v=6icmMM1hpAg


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Fuzûlî üzerinde 23 Şub, 2008, 00:04:55
Alicia Keys - No one  


I just want you close
Where you can stay forever
You can be sure
That it will only get better
You and me together
Through the days and nights
I don't worry 'cuz
Everything's going to be alright
People keep talking they can say what they like
But all I know is everything's going to be alright

No one, no one, no one
Can get in the way of what I'm feeling
No one, no one, no one
Can get in the way of what I feel for you, you, you
Can get in the way of what I feel for you

When the rain is pouring down
And my heart is hurting
You will always be around
This I know for certain
You and me together
Through the days and nights
I don't worry 'cuz
Everything's going to be alright
People keep talking they can say what they like
But all I know is everything's going to be alright

No one, no one, no one
Can get in the way of what I'm feeling
No one, no one, no one
Can get in the way of what I feel for you, you, you
Can get in the way of what I feel

I know some people search the world
To find something like what we have
I know people will try
Try to divide something so real
So til the end of time I'm telling you there is no one

No one, no one, no one
Can get in the way of what I'm feeling
No one, no one, no one
Can get in the way of what I feel for you, you, you
Can get in the way of what I feel for you


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Zaman üzerinde 02 Mar, 2008, 18:40:28
The Moscow Trials  (http://en.wikipedia.org/wiki/Moscow_Trials) were a series of trials of political opponents of Joseph Stalin during the Great Purge. After Nikita Khrushchev's revelations in the 1950s, the Moscow Trials are today universally acknowledged as show trials in which the verdicts were predetermined using extorted confessions. The defendants were accused of conspiring with the western powers to assassinate Stalin and other Soviet leaders, dismember the Soviet Union and restore capitalism, according to Article 58 (RSFSR Penal Code).

http://www.youtube.com/watch?v=jfmSPYDb0FQ (http://www.youtube.com/watch?v=jfmSPYDb0FQ)
court proceedings (http://art-bin.com/art/omoscowtoc.html)




Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Zaman üzerinde 20 Mar, 2008, 15:18:17
Emmy Rossum (http://www.emmyrossum.com/home.htm)

Biography
“Inside out/Before you now/Bare these bones/And lay me down…Will you take me as I am?” “Inside Out”

“This music is who I am,” says 20-year-old Emmy Rossum of her self-titled debut on Geffen Records. “In the movies, I’ve always felt like one piece of the puzzle. But this is all me. It’s my baby. I get to write, direct and star. And that’s the most fulfilling thing. It’s everything I’ve always wanted to do. This music is so close to me. It’s something new… You can’t categorize it.”

With a Golden Globe nomination for her performance as Christine in the film version of Andrew Lloyd Webber’s The Phantom of the Opera and major roles in the big-budget Hollywood motion pictures Mystic River, The Day After Tomorrow and Poseidon, Rossum has made her name as an actress, but her first love has always been music. By the age of seven, she was singing with the Metropolitan Opera, performing in more than 20 separate productions in six different languages at Lincoln Center alongside icons such as Placido Domingo and Luciano Pavarotti.

“There’s a photo of me listening intently to a violinist in Central Park when I was two,” says Rossum, who grew up in Manhattan an only child, raised by her photographer mother. With her mom often traveling, the young Emmy was often left to her own devices, much of the time spent listening to classical music like Vivaldi and jazz piano by John Lewis.

That longing for closeness and fear of abandonment can be heard on several songs from the new album, written largely by Rossum with producer Stuart Brawley. It is a showcase for her remarkable vocal range. With a lush, sensual style, Rossum sings every note on the album. Her vocals seduce, rather than show off.

The first single, “Slow Me Down,” about trying to “find a respite from all the craziness,” is made up of more than 150 different parts and harmonies, every one of them sung by Emmy herself, including, in some cases, the percussion. “Stay” was the first piece she wrote for the record.

“That’s about wanting to be sexy and vulnerable for someone you like,” she says. “And not being afraid to ask them to stay, even if just for the night.”

“Pop music was fascinating to me. Since I was immersed in classical and opera, I was 13 before I heard a drum, a guitar, or anybody belting out a song,” she admits. “When I finally did, it was amazing to me.”

“I didn’t want this album to be like, ‘Look what I can do,’” she says. “People have heard me hit the high ‘E’ in Phantom of the Opera, and I’ll use that range to occasionally add different colors. But I wanted to create a kind of music that would allow me to use my voice as another instrument. I sing the parts that would be played by guitar or piano. I tried to discover, how much can you do without instruments? What is the boundary of the human voice?”

The gentle “Lullaby” reflects a childhood longing not only for someone to calm and ease her fears, but a desire to care for and comfort others, part of her own nurturing nature. “Things can sometimes weigh so heavily upon you as an adult,” she says. “Without anyone to sing you to sleep like when you were a kid. It’s a lullaby for adults, to know that we’re not alone, that someone loves and cares about you.”

When she started the recording process, Rossum decided she didn’t want to make the album in a “popera” classical style similar to Sarah Brightman, another diva associated with Andrew Lloyd Webber.

“I felt I had exhausted that part of myself,” she explains after her stints in the Metropolitan Opera and in Phantom. “I’ve been exposed to a lot of different kinds of music since that period of my life. There were so many other influences I picked up along the way.”

Indeed, on songs like “The Great Divide,” she shows the influence of her motion picture bow in 2000’s indie hit, Songcatcher, where she learned to sing folk and bluegrass music in her role as an Appalachian orphan, receiving an Independent Spirit Award nomination for Best Debut Performance. When Dolly Parton invited her to Nashville to record, it convinced Rossum she would one day make her own album.

“That was a new experience for me, but I was really able to add to my repertoire,” she says of singing in Songcatcher. “The opera is all about technique, breathing and support. Here we were, sitting on a mountain, and the goal was the twang and the flips in the voice… the feeling and emotions of connecting to those words.”

She took that experience and put it to good use on her own album. “Everything I sing about in these songs has really happened to me… They are all things that I’ve been through myself,” she says.

“The Great Divide” tells of two people having a fight, with one of them trying to stop before saying something they’d be sorry for. “I had to color my voice in a certain way to sing it,” she says. “The plaintive tone and vocal flip have the same qualities of a Scottish/Irish folk song.”

“Inside Out” deals with “the scars everybody has, and the fear of showing them… It’s about opening yourself up and letting someone see the real you,” according to Rossum, while the romantic “High” was inspired by looking out the window of a plane and daydreaming of dancing among the white clouds and full moon with someone she loves, far removed from the earth below. The feeling of waiting “Just 24 more hours/Until you’re by my side/I wait for dark to fall again/So I can be alive.”

“There’s a great deal of sadness in life, but I’m really a glass half-full kind of person,” she claims. “I didn’t want this album to be confessional or self-indulgent. I just wanted to be honest. The songs are personal. Many of them are about relationships, about breaking up or being in love. I’m a person who feels everything intensely, which is an asset and a problem.”

While her film career continues to gain momentum, Rossum is looking forward to performing the material from her album in concert, already planning an elaborate stage set with video that can capture her singing with herself.

“I don’t do things halfway,” she says. “I’d like my live show to be its own entity, a full presentation.”

On July 31st, Rossum will release an iTunes bundle with three songs, a video and a 15-minute documentary revealing a more intimate side of her.

“I’ve never been more excited about anything,” she says about the record. “This album is about figuring out who I am. It’s the real Emmy Rossum. For the first time, I’m not speaking someone else’s lines. I feel the most open and able to express myself in a song. It’s scary because it’s all me.”


If you think you know Emmy Rossum, listening to her music makes clear there’s a lot more than meets the eye… and ear.



http://www.youtube.com/watch?v=kEVTQ6fx_AM (http://www.youtube.com/watch?v=kEVTQ6fx_AM)

rushing and racing and running in circles
moving so fast I'm forgetting my purpose
blur of the traffic is sending me spinning
getting nowhere

my head and my heart are colliding chaotic
pace of the world I just wish I could stop it
Try to appear like I've got it together
I'm falling apart

save me
somebody take my hand and lead me
slow me down
don't let love pass me by
just show me how
cause I'm ready to fall

slow me down
don't let me live a lie
before my life flies by
I need you to slow me down

sometimes I fear that I might disappear
in the blur of fast forward I falter again
forgetting to breathe
I need to sleep
I'm getting nowhere


all that I've missed I see in the reflection
pass me while I wasn't paying attention
tired of rushing, racing and running
I'm falling apart

tell me
oh won't you take my hand and lead me
slow me down
don't let love pass me by
just show me how
cause I'm ready to fall

slow me down
don't let me live a lie
before my life flies by
i need you to slow me down

just show me
i need you to slow me down
slow me down
slow me down

the noise of the world is getting me caught up
chasing the clock and i wish i could stop it
just need to breathe
somebody please
slow me down


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Zaman üzerinde 20 Mar, 2008, 15:35:22
March 20, 1995
Nerve gas attack on Tokyo subway
(http://www.history.com/this-day-in-history.do?action=Article&id=6842)

At the height of the morning rush hour in Tokyo, Japan, five two-man terrorist teams from the Aum Shinrikyo religious cult, riding on separate subway trains, converge at the Kasumigaseki station and secretly release lethal sarin gas into the air. The terrorists then took a sarin antidote and escaped while the commuters, blinded and gasping for air, rushed to the exits. Twelve people died, and 5,500 were treated in hospitals, some in a comatose state. Most of the survivors recovered, but some victims suffered permanent damage to their eyes, lungs, and digestive systems. A United States Senate subcommittee later estimated that if the sarin gas had been disseminated more effectively at Kasumigaseki station, a hub of the Tokyo subway system, tens of thousands might have been killed.
In the attack's aftermath, Japanese police raided Aum Shinrikyo headquarters and arrested hundreds of members, including the cult's blind leader, Shoko Asahara. The cult, which combined Buddhism and yoga with apocalyptic Christian philosophy, was already under investigation for a 1994 sarin attack that killed seven, and for the murder of several political opponents.
During the 1980s, Asahara, a self-styled Buddhist monk, began winning numerous converts to his Aum Shinrikyo cult, whose name translates roughly to the "Supreme Teachings of Om." Asahara exploited the spiritual vacuum left by Japan's economic boom years and promised religious rebirth and supernatural powers to young Japanese who felt uncomfortable within their country's rigidly homogenous society. In 1989, Aum was recognized as a religious corporation in Japan, and by 1995 it had a worldwide following of more than 40,000 people and assets in excess of $1 billion.
In the early 1990s, Asahara added Christian apocalyptic beliefs to his Buddhist teachings and proclaimed that he was the reincarnation of both Jesus Christ and Gautama Buddha. Aum became militant, stockpiling weapons and recruiting brilliant young scientists to help him accumulate an arsenal of biochemical weapons, including advanced nerve agents such as VX and killer diseases such as Q-fever and anthrax. These weapons, Asahara promised, would lead Aum Shinrikyo to victory in the coming Armageddon.
More than a dozen political opponents to the cult were murdered, their bodies incinerated in specially built microwave ovens, and in June 1994 Aum staged its first sarin gas attack in Matsumoto, west of Tokyo. A car, modified to strategically release the lethal gas, was driven near a dormitory where judges and court officials conducting a case against Aum were staying. Seven people died, and 150 people were injured. Japan's authorities, hindered by constitutional protection of religious organizations, failed to arrest Asahara or suppress his cult, though they were the prime suspects in the attack. In early 1995, Asahara told his followers that World War III had begun, and a second sarin attack was planned for the Tokyo subway system, which carries some four million riders a day.
In the years since the 1995 attack, five Aum members have been sentenced to die for the murderous acts committed by the cult at Kasumigaseki station and elsewhere, and others have been sentenced to varying prison terms. Shoko Asahara, was sentenced to death by hanging in February 2004, but continues to appeal the decision.
Aum Shinrikyo was stripped of its legal status and tax privileges as a religious organization, but the Japanese government concluded it was no longer a threat and stopped short of using an anti-subversion law to ban it. Aum has changed its name to Aleph, which is the first letter of the Hebrew alphabet and meant to signify renewal, and maintains an impressive following.

Wiki (http://nl.wikipedia.org/wiki/Aum_Shinrikyo)

Aum Shinrikyo
Aum Shinrikyo (オウム真理教 in het Japans) is de naam van een Japanse sekte die op 20 maart 1995 het zelfgemaakte zenuwgas sarin verspreidde in de ondergrondse van Tokio. Hierbij vielen twaalf doden en 1000 andere slachtoffers.

Het is niet bekend hoeveel hiervan door het gas waren vergiftigd en hoeveel in de ontstane paniek onder de voet waren gelopen of leden aan hyperventilatie. De gemelde symptomen, zoals 'bloed ophoesten', passen in ieder geval in het geheel niet bij het gebruik van sarin.
Eerder waren er al 7 doden gevallen in 1994 bij het vrijkomen van een wolk sarin in Matsumoto.

De sekte stond onder leiding van Shoko Asahara die politieke actie preekte om de wereld te redden. De sekte had een sterk gesloten karakter en leden moesten ieder contact met de buitenwereld verbreken. Over het motief van de aanslagen is niet erg veel duidelijk geworden.

Het geloof van de sekte was gebaseerd op een mix van boeddhisme en hindoeïsme. Het einde van de wereld en de terugkeer van Shiva werden gepredikt.

Aum had tevens een politieke tak: Shinrito.

Op 27 februari 2004 heeft een rechtbank in Tokio Shoko Asahara ter dood veroordeeld. Eerder waren al elf andere sekteleden ter dood veroordeeld. Desondanks heeft de sekte nog een kleine groep aanhangers in Japan.

David Mitchell gebruikte deze gebeurtenis als basis voor zijn boek Ghostwritten.


http://www.youtube.com/watch?v=kZ3prE4sG3E (http://www.youtube.com/watch?v=kZ3prE4sG3E)


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Zaman üzerinde 26 Mar, 2008, 16:39:35
Irak na vijf jaar oorlog

20 maart 2008 (MO/IPS) (http://www.mo.be/index.php?id=61&no_cache=0&tx_uwnews_pi2[art_id) - Donderdag 20 maart is het vijf jaar geleden dat de Verenigde Staten en haar bondgenoten de oorlog tegen Irak inzetten. Sindsdien is Irak ondergedompeld in chaos en geweld, meer dan een miljoen Irakezen vluchtten naar ondermeer buurlanden Syrië en Jordanië. Wereldwijd vonden acties plaats om de start van de oorlog te herdenken.

Irakveteranen getuigden tijdens het seminarie 'Winter Soldier' over het gemak waarmee Amerikaanse soldaten in Irak op burgers schieten: 'Als een burger een zak of een schop droeg, mochten we hem neerschieten. Tegen onze derde diensttijd hadden we schoppen mee in onze Hummer, die we bij gedode burgers konden achterlaten. Dan leek het alsof ze een bom aan het ingraven waren.'

'In het begin zei mijn commandant: ‘Dood diegenen die je moet doden, en red diegenen die je moet redden’', getuigt marinier Jason Wayne Lemue (VIDEO). 'Daarna veranderden de regels en mochten we schieten als iemand een schop droeg, op het dak stond te telefoneren of na de avondklok nog buiten was.'

De berichtgeving in de traditionele media is volgens de veteraan John Michael Turner (VIDEO) niet erg realistisch. 'Telkens we het gezelschap kregen van een ‘embedded reporter’, veranderden we helemaal van aanpak', zegt Turner. 'We deden alles volgens het boekje en hielden ons erg rustig.'

Al-Qaida
Op 11 september 2007 maakten Amerikaanse soldaten in Irak met de 'Sinjar Records' een schat aan informatie buit over de aantrekkingskracht die al-Qaida blijft uitoefenen op jonge moslims en over haar afhankelijkheid van Syrische smokkelnetwerken. De lijst bevatte zevenhonderd fiches met persoonlijke details van jonge reukruten die al-Qaida binnensmokkelde.

Sinds 2007 ligt al-Qaida in Irak chronisch overhoop met seculiere soennitische nationalisten, die geen boodschap hebben aan de zendingsdrang van al-Qaida. Abu Umar al-Baghdadi verklaarde op 4 december 2007 aan het hoofd te staan van een overwegend Iraakse organisatie met niet meer dan 200 buitenlandse strijders. De rekrutenbestanden van Sinjar maken duidelijk dat de buitenlandse invloed veel groter is.

'De bestanden van Sinjar maken duidelijk wat voor al-Qaida de fundamentele strategische uitdaging is in Irak: ze moeten de ideologische eisen van hun globale aanhang verzoenen met de praktische beslommeringen van relatief seculiere Irakezen', stelt een rapport van het Amerikaanse leger.

Vluchtelingen
Amnesty International Vlaanderen en Vluchtenlingenwerk Vlaanderen voerden actie in de stations van Brussel, Leuven en Antwerpen om de problematiek van de Iraakse vluchtelingen aankaarten. 'Het is niet onze bedoeling vijf jaar oorlog te herdenken, maar we willen wel aandacht vragen voor de honderdduizenden Iraakse vluchtelingen die het land verlaten door het aanslepende geweld. We ijveren ervoor dat België een aantal van deze vluchtelingen opneemt', zegt Eva Berghmans van Amnesty International Vlaanderen.

Jordanië heeft inmiddels de grenzen voor Iraakse vluchtelingen gesloten. Hierdoor moeten ze onderdak zoeken in andere landen. In Europa heeft Zweden inmiddels meer dan 18.000 Irakese vluchtelingen opgevangen, dit is het hoogste cijfer van alle Europese landen. België zou volgens Amnesty en Vluchtelingennetwerk een 500-tal Irakezen moeten opvangen.

Kunstenaars herdenken inval
Deze week bieden Het beschrijf in literatuurhuis Passa Porta, Vooruit in Gent, Monty in Antwerpen en Cinema Nova in Brussel een podium aan denkers, theatermakers, dansers, schrijvers, cineasten, muzikanten en fotografen.

Enkele auteurs zullen ook, samen met Vredesactie, op 22 maart een literaire wandeling rond het NAVO-hoofdkwartier in Evere organiseren. Het gaat ondermeer om Erik Vlaminck, Elvis Peeters, Peter Holvoet-Hanssen en Geertrui Daem. Dat initiatief sluit aan bij de campagne NATO GAME OVER van Vredesactie.

Oorlogstransporten
Vredesactie vraagt de Belgische regering de NAVO-akkoorden, die oorlogstransporten via de haven van Antwerpen mogelijk maken, op te zeggen. Momenteel rijden weer treinen naar Antwerpen voor de verplaatsing van één van de grote pantsereenheden, de 2nd Brigade, 1st Armored Division, vanuit Duitsland naar Irak. Vredesactie wil ook dat er een einde komt aan de militaire structuren die dit mogelijk maken en organiseert daarom op 22 maart de internatioanle actie NATO GAME OVER.

Vijf jaar Irak in tien beelden
destandaard.be (http://destandaard.be/Artikel/Detail.aspx?artikelId=DMF14032008_115)
 
De live-uitzending van de eerste bombardementen op Irak. De optimistische persconferenties van Comical Ali. Saddam Hoessein die, met grijze warrige haren, uit zijn hol onder de grond kruipt. De mishandelingen in Abu Ghraib. Beelden die in het collectieve geheugen gegrift zjin. De afgelopen vijf jaar in Irak, samengevat in tien filmfragmenten.

1. De aanval
20 Maart 2003: Amerika valt Irak binnen met een absoluut overwicht aan vuurkracht. De internationale pers zit er met de camera bovenop en de westerse wereld volgt de oorlog live op de buis. Twaalf dagen later is de oorlog officieel gestreden. Vijf jaar later blijft het dodental oplopen.
http://www.youtube.com/watch?v=wjGr5_a5yBU
2. Comical Ali
Terwijl de Amerikaanse troepen in recordtempo oprukken, blijft de Iraakse minister van Informatie Muhammad Saheed al-Sahlaf de overwinning van de Irakezen verkondigen. Zijn surrealistisch optimisme levert hem, naast een resem fansites, de bijnaam Comical Ali op.
http://www.youtube.com/watch?v=s27Oq5ot0ZI
3. Abu Ghraib
Het Iraakse leger maakt dankbaar gebruik van Saddams gevangenisinfrastructuur om gevangengenomen Irakezen in op te sluiten. Abu Ghraib, ook onder Saddam al berucht, wordt synoniem voor folteringen en vernederingen van Iraakse gevangenen door hun Amerikaanse bewakers.
http://www.youtube.com/watch?v=rz7UNxnOI3M
4. Private Jessica Lynch
Ook aan Amerikaanse kant zouden soldaten gevangen worden genomen. Private Jessica Lynch moest daar het boegbeeld van worden. De spectaculaire bevrijdingsoperatie werd gefilmd en de wereld ingestuurd met de boodschap dat het Amerikaanse leger nooit strijdsmakkers achterlaat. Nadien blijkt het verhaal zwaar overdreven en het militair machtsvertoon overbodig.
http://www.youtube.com/watch?v=Bjmtdi5LFrA
5. Saddam wordt gevangengenomen
‘s Werelds meest gevreesde en gezochte dictator wordt gevangen genomen. Het vroeger zo ongenaakbare staatshoofd kruipt voor het oog van de camera’s uit een gat in de grond. De beelden van het gevallen leider - verweesd, fel vermagerd en met grijze ongekamde haren - gaan de wereld rond.
http://www.youtube.com/watch?v=4ZYF3w_8Tgk
6. De ophanging van Saddam
Het absolute einde van een staatshoofd, een tijdperk en een dictatuur. De laatste momenten van Saddams leven. Hoe het einde van een staatshoofd wordt vastgelegd met een gsm.
http://www.youtube.com/watch?v=j7Ar6I8iqOw
7. Executie gewonde Irakees
Een gewonde ongewapende Irakees wordt zonder aanleiding gedood door een Amerikaanse soldaat. De Amerikaanse overheid wil de beelden achter houden. De ‘embedded journalist’ Kevin Sites brengt de beelden toch uit en ziet zijn carrière erdoor kelderen.
http://www.youtube.com/watch?v=KEXDG3X03Kw
8. Iraaks verzet
Na de korte rush van het Amerikaanse leger verzinkt het land in chaos. Verzetsgroepen plegen aanslagen op Amerikaanse konvooien door middel van zelfgemaakte bermbommen. De ene bom is al zwaarder dan de andere. Deze video toont beelden van een uitzonderlijk zware bomexplosie.
http://www.youtube.com/watch?v=5Bhes7PzoJQ
9. Bermbom
Ook kleinere bommen worden gebruikt om passerende konvooien aan te vallen. Dit fragment toont een zo’n aanslag, gefilmd vanuit een pick-up.
http://www.youtube.com/watch?v=eNN1ojLEdkU
10. Iraakse burgerdoden
Nog dagelijks vallen er burgerdoden door aanslagen van verzetsgroepen en afscheuringbewegingen. Die zijn echter niet de enige verantwoordelijke voor burgerdoden. Een groep Irakezen wordt in het vizier genomen door een F-16 gevechtsvliegtuig en vervolgens gebombardeerd. Resultaat: 40 burgerdoden. De manier waarop tot actie is overgegaan stemt tot nadenken.
http://www.youtube.com/watch?v=ac6jFHI8cZs


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: elaman üzerinde 26 Mar, 2008, 23:56:52
tsk Z

Emege saygi lütfen  :p


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Zaman üzerinde 27 Mar, 2008, 00:56:10
tsk Z

Emege saygi lütfen  :p

estagfurullah   :d n paar keer kop&plakken en voila   :d


Konu Başlığı: Re: Video Of The Day
Gönderen: Zaman üzerinde 28 Mar, 2008, 18:54:03
Ali Ekrem BOLAYIR (http://www.geltag.com/databank.asp?text_id=240)
(1867-1937)


 
Namık Kemal 'in oğludur. II. Abdülhamit döneminde Mabeyn Katipliği yaptı.(1888-1905). Daha sonra Kudüs mutasarrıflığı (1906), Beyrut Valiliği (1908). Cezair-i bahr-i Sefit Valiliği (1908-1912) görevlerinde bulundu. 1912-1922 yıllarında Darülfünun'da edebiyat tarihi, metinler şerhi okuttu. Galatasaray Lisesi ile Maltepe Askeri Lisesi'nde de öğretmenlik yaptı.

27 Ağustos 1937'de öldü.

Edebiyat-ı Cedide Topluluğu'nun üyelerindendi. Şiirlerinde ve eleştiri yazılarında A. Nadir takma adını kullandı. 1987 Türk-Yunan savaşıyla ilgili Vasiyet şiiri Çanakkale ve Kurtuluş savaşları sırasında yazdığı ulusal şiirlerinin öncüsüdür. Edebiyat-ı Cedide dönemindeki şiirleri ise bireysel konuları işler. 1908'den sonra toplumsal konuları içeren günlük yaşamı yansıtan şiirler yazdı. "Ahenk vezinden doğar" görüşünü savunarak yeni aruz kalıpları aradı; hece veznini de denedi.

Başlıca Yapıtları:

Ruh-ı Kemal (1909),
 Zilal-i İlham (1909),
Çocuk şiirleri (1917),
Ordu'nun defteri (düzyazı-şiir karışık 1918),
Şiir demeti (1925),
Vicdan alevleri (1925).
 

http://www.youtube.com/watch?v=Z3u8SDDXXjg


Konu Başlığı: Ynt: Video Of The Day
Gönderen: Zaman üzerinde 02 Nis, 2008, 13:41:35
Hans Christian Andersen

Hans Christian Andersen is a 1952 Hollywood musical film directed by Charles Vidor, with words and music by Frank Loesser. It is a fictionalised, romanticised story revolving around the life of the Danish poet and story-teller Hans Christian Andersen. The title role was played by Danny Kaye.

The film was an international success at the time. It is not a "biographical" movie, and in the introduction describes itself as "a fairytale about the storyteller". A large part of the story is told through song and ballet.
(Wikipedia)

http://www.youtube.com/watch?v=WMKxnYRhk6I

From The Times (http://entertainment.timesonline.co.uk/tol/arts_and_entertainment/books/article409116.ece)
January 8, 2005

The little prince
Hans Christian Andersen won literary immortality with his stories of an outcast boy made good. But were his timeless fairytales thinly veiled parables of his own life as the illegitimate son of a future king? Neil Philip investigates


Hans Christian Andersen spent most of 1848 feeling sorry for himself. It was not an unusual state for this hypersensitive hypochondriac, with his conflicted sexuality and his tortured awareness of his own genius. He had been flung into a gloom that January by the death of King Christian VIII of Denmark, “whom I loved unspeakably”, and had been unable to shake himself out of the depression.
His closest confidante, Henriette Wulff, sent him a letter on November 18 to try to cheer him up. “You have discovered that you are that prince’s child we talked about the other day,” she wrote, “and you are feeling it too much! But I wish you wouldn’t, because if you were descended from all the world’s kings, I could not be any more fond of you.”

“You have discovered that you are that prince’s child . . .” What does she mean? Is it a private joke, or a reference to a story? Or an inexplicable aberration, like the time in 1830 when Bishop Blok wrote to Andersen as “Your Majesty”? The whole world knows that Hans Christian Andersen was the son of a poor shoemaker and a washerwoman, who through his own efforts and the kindness of strangers raised himself from the gutter to become a great poet.

Andersen himself called this rags-to-riches story “the fairytale of my life”. But fairytale characters are not always what they seem. At the end of Adam Oehlenschläger’s play Aladdin, a favourite of Andersen’s, it turns out that Aladdin is not the son of a poor tailor, but instead the son of an emir. Andersen’s childish imagination cast himself in the same scenario; he was, he told his first schoolfriend, a switched child of noble birth.

It is not an uncommon fantasy; just the sort of thing to expect from a solitary and dreamy boy such as Hans Christian Andersen. But in Andersen’s case it is just possible that behind the consoling fantasy lies the naked truth.

Rumours about Andersen’s true parentage have swirled around Denmark for a century or more. The most persistent, championed in books published there by Jens Jørgensen and Rolf Dorset, is that he was the illegitimate son of Countess Elise Ahlefeldt-Laurvig by Crown Prince Christian Frederik, the future King Christian VIII. If true, it was not just Andersen’s king who died that January, but also his father.

Many Andersen experts dismiss this theory as preposterous. It relies on circumstantial evidence, gossip and guesswork. Royal patronage does not prove royal parentage, and without a DNA test it remains pure supposition. But it does raise some intriguing questions about the accepted “fairytale” of Andersen’s life.

Prince Christian Frederik and Elise Ahlefeldt-Laurvig's love affair was ignited in the summer of 1804. Gossip spoke of a baby, and even of a clandestine marriage, forbidden by the king. In 1807 Elise had a second child, Adolphine, who in old age claimed that Christian Frederik was her father.

Andersen was born in 1805. At this time, Denmark was still an absolute monarchy. Society was rigidly stratified, and there was little social mobility. A few managed, by hard work or exceptional talent, to climb the social ladder. One such was Andersen’s friend, the sculptor Bertel Thorvaldsen. But a pauper boy stood little chance of escaping his class. As the heedless aristocratic children say in his story Kids’ Talk (given a sprightly new translation in the Franks ’ The Stories of Hans Christian Andersen): “Those people whose names end with sen, they can never, ever become anything in the world!”

Andersen’s father, Hans Andersen, who died when the boy was 11, was a shoemaker with few or no clients. His mother, Anne Marie Andersdatter, was an alcoholic washerwoman. His aunt ran a brothel in Copenhagen; his half-sister Karen Marie (always referred to as “my mother’s daughter”) was probably also a prostitute. Yet the young Hans Christian was coddled like a nobleman’s child.

His family, despite having few sources of income, wanted for nothing. There was no pressure on the boy to work. In fact, before the days of free universal education, he was sent to school. His mother even felt able to insist on an extraordinary proviso: in no circumstance was the boy to be beaten. When a teacher forgot this and birched him, Hans Christian was withdrawn and sent to another establishment.

In those days, corporal punishment, ranging from the birch to a clip around the ear, was the rule for all pupils save the children of royalty and the upper nobility — and Hans Christian Andersen. At his grammar school in Slagelse the same rule applied. His Latin master, Mr Snitker, was so frustrated by it that he kept his own son Georg handy, so that he could thwack him whenever Andersen made a mistake. “He is my own flesh and blood, so I am allowed to punish him.”

Andersen was miserable at Slagelse. He was dyslexic, his basic education was woefully deficient, and he was six years older than his fellow pupils. Worse, he was forbidden to write stories, plays or poetry. He was convinced that Simon Meisling, the principal, was trying “to destroy my soul”. Andersen had been sent to school after three wasted years spent hanging around the Royal Theatre in Copenhagen. Nobody seems to have seriously thought he showed great promise as a singer, dancer, actor or writer. Nevertheless he was indulged and financially maintained by a number of high-born people with close relations to the royal family.


The general view of Andersen in these years was that he was a figure of fun. The aim of sending him to school was not to fulfil his artistic ambition but to stamp it out. But why should this gawky boy, with his hopelessly misdirected enthusiasms, have seemed a suitable candidate to turn from a guttersnipe into a gentleman? His fees — twice those paid for other pupils — came directly from a royal fund. The Crown Princess sent him pocket money; all kinds of important people, most notably the State Councillor Jonas Collin, kept a careful eye on him. Andersen was to become Denmark’s greatest writer, the supreme master of the literary fairytale, but few would have predicted it then. They were more likely to agree with Simon Meisling’s furious description of his lanky pupil: “an insufferable skittle, a mad person, a stupid numskull!”

Could it be that Andersen really was the Crown Prince’s son? Contemporary rumour and oral tradition have it that such a child existed, and was given “into the hands of good people”. Was Andersen foisted on Hans and Anne Marie to raise as their own, like the unwanted baby in Andersen’s story Anne Lisbeth, who is given to the ditch digger’s wife because she asks the smallest payment?

Anne Marie and Hans had been married in St Knud’s Church two months before Andersen’s birth. She was in her late thirties, and already had one illegitimate daughter, who was raised by her parents; Hans was 22. Both were servants — Hans on the estate of the Ahlefeldt-Laurvigs, and Anne Marie with a family closely tied to Broholm Castle, where Elise Ahlefeldt-Laurvig’s baby is said to have been born.

The boy lived a life of extraordinary social isolation. But the young Hans Christian nevertheless received favourable attention from some of the Odense gentry, who had been asked by Rural Dean Gutfeldt (called by Andersen “my benefactor”) to keep their eyes on “a certain little boy”.

In 1816 the Crown Prince and his family moved to Odense Castle, as Christian Frederik had been made governor of Funen. In his early memoirs, privately written for a friend, Andersen describes how his mother used to take him to play at the castle with Prince Frits (later King Frederik VII), who was three years his junior. This pauper boy had no playmates on the street; only a royal prince in a castle.

When Andersen came to write his autobiography for publication he made no mention of this story, an odd omission for someone as vain as he was. But the closeness with Frits continued into adulthood. After he became king, Frits treated Hans Christian as an old friend. He liked to hear Andersen tell his fairytales, and once asked him: “How can you think up all these things? How does it all come to you? Have you got it all inside your head?” When Frits died, Andersen was the only non-family member allowed a private visit to the king’s body in its coffin.

Andersen looks back on this unlikely childhood friendship in one of his most finely crafted fairytales, The Bell, which is included in Tiina Nunnally’s meticulous translation of 30 of his best stories, Hans Christian Andersen: Fairy Tales. The story tells of two boys who search for the source of a great bell that sounds through the forest. One is a pauper, the other is a king’s son. Although they take different routes, one in sunshine and one in shadow, in the end they arrive at the same place and embrace like brothers: “The two boys ran to each other and held hands in the great cathedral of nature and poetry. Above them rang the invisible sacred bell, and blessed spirits hovered and danced around them to a jubilant ‘Hallelujah!’ ”

If it is true that Andersen himself had come to believe that he was the older son of King Christian VIII, the story becomes a parable of destiny in which both boys represent Andersen himself. If he were a king’s son or a pauper, it did not matter, for he would still achieve his goal.

It is possible that, despite his relentless hobnobbing with royalty, Andersen even felt some relief to have been allotted the role of the poor boy rather than the king’s son. His diary records a meeting with King Maximilian II of Bavaria in 1851: “I sat alone with the king on a bench. He spoke about everything God had given me, about the fates of men, and I said I would not like to be a king, it was such a great responsibility, I would be incapable of fulfilling the task; he said that God must give one power, and through him one did what one was capable of.”

The Bell was written in 1842. Prince Christian Frederik had become King Christian VIII in 1839, and it may be that Andersen was subsequently made aware of his true parentage. He was certainly from this time included in the intimate circle of the royal family. For instance, in 1844 he was invited to join them for a 12-day holiday on the island of Føhr; a fellow guest was the king’s illegitimate daughter, Franziska Enger, known as Fanny. She was born at Castle Ludwigslust in Schleswig four months after Andersen, and given away to a castle servant to raise.

Another of Andersen’s best-known stories, The Ugly Duckling, dates from this same period. It is usually seen as a fable of a disadvantaged child overcoming all obstacles to rise from obscurity to fame. But read in the context of the king’s-son theory, the tale’s conclusion has a slightly different ring. It becomes a story about an adopted child who rejects and is rejected by his adoptive milieu, but finds true happiness when he meets his own kind, the “regal” swans. Its moral is simple: It’s no wonder you don’t feel at home in the duckyard if you’ve been hatched from a swan’s egg.

Andersen was first formally introduced to Christian Frederik, his putative father, at Odense Castle in 1819. Advised to tell the prince that he wanted to go to the grammar school, Andersen blurted out that he longed to be a singer or a dancer. The answer did not please the prince.

In 1832, when Andersen had been published but had not yet made his name, Christian Frederik sought out Anne Marie Andersdatter in the almshouse where she was spending her last years in an alcoholic haze, especially to tell her that Hans Christian was a credit to her.

Elise Ahlefeldt-Laurvig lived out her life in Germany. Although they shared a passionate interest in the theatre, music, and literature, it does not seem that Hans Christian Andersen ever met her. In his later years he was once seen picking up a picture and sighing, “If only you were still alive”; it was a portrait of Elise.

Andersen’s cagey diaries are little help in solving the mystery of his parentage. But on January 3, 1875, the last year of his life, he does allow himself one bone-dry joke. Noting how many letters he has received asking for autographs, he writes: “One has my name and address: King Christian the Ninth.”

It does not really matter; whoever his parents were, Andersen remains one of literature’s great originals. And as the old baroness says in his 1848 novel The Two Baronesses: “We are all of one piece — all made from the same clod of earth; one came in a newspaper wrapping, another in gold paper, but the clod should not be proud of that. There is nobility in every class; but it lies in the mind, not in the blood, for we are also of one blood, whatever they may say.”


Read on


The Stories of Hans Christian Andersen by Diana Crone Frank and Jeffrey Frank (Granta); £15, offer £12

Hans Christian Andersen: Fairy Tales by Tiina Nunnally and Jackie Wullschläger (Penguin); £20, offer £16

Hans Christian Andersen: The Fan Dancer by Alison Prince (Allison & Busby); £10.99, offer £8.79

Hans Christian Andersen: The Life of a Storyteller by Jackie Wullschläger (Penguin); £9.99, offer £8.49

Andersen: A Biography by Jens Andersen, trans Tiina Nunnally (forthcoming, Duckworth)

Neil Philip’s translations of Andersen’s tales can be found in Fairy Tales of Hans Christian Andersen (forthcoming, Reader’s Digest)


Konu Başlığı: Ynt: Video Of The Day
Gönderen: Zaman üzerinde 11 Nis, 2008, 00:46:55
Nikolaj Rimsky-Korsakov (http://www.usoleuven.be/index.php?option=com_content&task=view&id=346&Itemid=390) is een Russische componist en pedagoog geboren te Tichvin op 18 maart 1844 en overleed te Ljoebensk op 21 juni 1908. Hij volgde een opleiding aan de marineschool te Sint-Petersburg, daarnaast studeerde hij ook nog cello en piano. Hij werd sterk beïnvloed door zijn mentor Mili Balakirev' Hij trad toe tot "Het Machtige Hoopje", een groep van vijf Russisch-nationalistische componisten, en werkte tijdens een reis als marineofficier aan zijn eerste symfonie.

In 1871 werd hij leraar compositie en instrumentatie aan het conservatorium in Sint-Petersburg (tot 1905). Intussen bekwaamde hij zich verder in de muziektheorie en werd een zeer gezochte muziekpedagoog (tot zijn leerlingen behoorden o.a. Stravinsky, Steinberg en Prokofiev). Na 1905 wijdde Rimsky-Korsakov zich geheel aan de compositie.

Reeds in het begin van zijn carrière was de Russische componist gekend om zijn grote orkestratietalent, het kiezen van het beste instrument of instrumentencombinaties passend bij het expressieve doel van een orkestrale passage. Eén de vroege invloeden op dit vlak was de meester-orkestrator Hector Berlioz. Rimsky-Korsakov had zichzelf de taak toegeëigend werken van andere componisten zoals de opera Boris Godoenov van Mussorgsky op een zeer eigenzinnige wijze te orkestreren of te "corrigeren".

Hoewel Rimsky-Korsakov vijftien opera's schreef, is zijn naam tegenwoordig bijna alleen nog door zijn orkestwerken bekend, voornamelijk door de symfonische suite "Scheherazade", "Capriccio Espagnole" en "De vlucht van de Hommel". Zijn kunstzinnige oeuvre werd sterk beïnvloed door de geschiedenÍs, sprookjes en volksmuziek van Rusland. Zijn muziekdramatisch werk, vijftien opera's met typisch Russische libretti, is episch en voor een groot deel gebaseerd op ritme en melodie van het Russische volkslied. Naast drie symfonieën, een pianoconcert en programmatische orkestwerken schreef Rimsky-Korsakov kamermuziek, pianomuziek en koorwerken, ongeveer 60 liederen met pianobegeleiding en talloze bewerkingen van Russische volksliederen. Hij publiceerde ook muziekpedagogische en -theoretische werken.

In 1888 ontwikkelde Rimsky-Korsakov het idee om een orkestwerk te componeren gebaseerd op de verhalen van "Duizend-en-één nacht". Hij maakte schetsen voor thema's en ideeën en in volle zomertijd bracht hij de compositie tot een einde. Een beweeglÍjke lijn voor vioolsolo stelt de mooie vertelster Scheherazade voor terwijl een krachtig en zwaar thema voor kopers en lage strijkers haar moorddadige echtgenoot karakteriseert. Rimsky-Korsakov koos ervoor een orkestrale suite in vier bewegingen te creëren waarbij de delen dicht bij elkaar staan door gemeenschappelijke thema's en motieven. "Als was het een caleidoscoop van sprookjesachtige beelden met een oriëntaals karakter", volgens de componist.

"The Sea and Sinbad's ship" begint met de voorstelling van de thema's van de sultan en de vertelster Scheherazade (solo viool en harp). De vertelling gaat over Sinbad, een koopvaarder, wiens inventiviteit en geluk elke tegenspoed kan omkeren in een nieuw avontuur. Sultans thema wordt de golvende muziek van de zee. Krachtige golven en het zachte deinen zijn slechts twee van de aspecten van de open oceaan en terloops suggereren de sensuele episodes aangename afleidingsmanoeuvres.

In "The Tale of the Kalender Prince" geeft Scheherazade opnieuw een introductie op het verhaal. Op zoek naar avontuur en wijsheid heeft de koningszoon zichzelf vermomd als een dakloze bedelaar. Er wordt niet gespecificeerd om welk verhaal het precies gaat, maar zijn episodische scherzo is een indicatie voor de verscheidenheid van de avonturen van de prins.

In "The Young Prince and Young Princess" identificeert de componist het eerste thema voor strijkers met de prins en het tweede voor solo fluit met de prinses. Het is de voorstelling van Aladdin en de mooie prinses Badur. De verbeelding van Rimsky-Korsakov gaat de vrije loop in het beschrijven van de rijke klanken en uitzichten van enkele oosterse paleizen.

"The Festival in Bagdad - The Sea - Shipwreck on a Rock Surmounted by a Bronze Warrior - Conclusion". Opnieuw is er een dialoog tussen de twee thema's. Er zijn verwijzingen hoorbaar naar de "Kalender Prins" en de jonge prinses. Voor de coda lost de scène op en de luisteraar wordt nog eens meegevoerd aan boord van Sinbads schip dat de "vloeiende bergen van de zee" overmeesterd. Een grote storm wordt geschetst waarbij de golven steeds hoger worden en het schip te pletter vaart tegen de rotsen. De rust keert terug, het verhaal wordt afgebroken, ongetwijfeld met de belofte de volgende nacht het verhaal verder te zetten. De thema's van Sultan Shahriar en Sultana Scheherazade worden verenigd in een vredige rust.

http://www.youtube.com/watch?v=CLS8hkO5Bk8 (http://www.youtube.com/watch?v=CLS8hkO5Bk8)

'Scheherezade', Paul Emil Jacobs
(http://www.edicionesdelsur.com/images/1001nachtgross.jpg)


Konu Başlığı: Ynt: Video Of The Day
Gönderen: Zaman üzerinde 15 Nis, 2008, 15:43:23
Fikret Kızılok
Demirbaş

Küçücük bir çocuktum
Sebebini bilmeden
Sokağa çıkamadık
İhtilal oldu sandık
Sonra biraz büyüdük
Alfabeyi bitirdik
Azı dişim çıkmıştı
Sünnet bile olmuştu

Kennedy öldürülmüş
Migros açılmamıştı
Beatles ortada yokken
Ekonomi bomboktu
Zeki müren ortada
Bülent ersoy erkekti
Vietnam savaşını
Kendisiyle başlattı

Süleyman (hep) başbakan(hep)
Başbakan (hep) Süleyman

Sonra ay'a gidildi
Evelallah dönüldü
Suya yazı yazıldı
İçimiz rahatladı
Mao henüz ölmemiş
Ortaokul bitmemiş
Yahya işe başlarken
Bankalar hep bomboştu

Kırat attan inerek
Kemerini sıkmıştı
Halk üstüne binince
Başımıza düşmüştü

Hak hukuk düzen vardı
Çüş demesi çok zor
Ortaokul biterken
Yine ihtilal oldu

Süleyman (hep) başbakan(hep)
Başbakan (hep) Süleyman

Bilgisayar bulunmuş
Deniz gezmiş asılmış
Papa yine değişmiş
Mandela hapisteydi
Çevre kirlenmemişti
İbo evlenmemişti
Ajda tam boşanırken
Dolar yine çıkmıştı

Süleyman (hep) başbakan(hep)
Başbakan (hep) Süleyman

Kenan sopalısıydı
Turgut boyalısıydı
Pek anlamazdı ama
Mesut hopalısıydı
Naim kaldırıyordu
Zalim bastırıyordu
Dündür bugün bugün
Gafil avlanıyordu

Kırat attan inerek
Kemerini sıkmıştı
Halk üstüne binince
Başımıza düşmüştü

Hak hukuk düzen vardı
Çüş demesi çok zor
Tam askere giderken
Yine ihtilal oldu

Süleyman (hep) başbakan(hep)
Başbakan (hep) Süleyman

Paşa resim yapardı
Sabancı'ya satardı
Netekim ben demezsek
Anasını satardı
Tonton dayanamadı
Hepimizi batırdı
Efelerin efesi
Muz ağacına tutundu

Süleyman (hep) başbakan(hep)
Başbakan (hep) Süleyman

Ecevit hep umuttu
Erdal bizi uyuttu
Yaş günü pastamızı
Vestiyerde unuttu
Arabamız, evimiz
İki anahtarımız
Nasıl da inanmıştık
Verir diye babamız

Kırat attan inerek
Kemerini sıkmıştı
Halk üstüne binince
Başımıza düşmüştü

Ne padişah ne sultan
Bir enişten bir ablan
Yanında bir de baban
Sefam olsun yaradan

Süleyman (hep) başbakan(hep)
Başbakan (hep) Süleyman

Nerde kalmıştık
Silindir şapkamı verin

http://www.youtube.com/watch?v=7PH-utolGzE (http://www.youtube.com/watch?v=7PH-utolGzE)


Konu Başlığı: Ynt: Video Of The Day
Gönderen: Zaman üzerinde 19 Nis, 2008, 02:32:39
Parkour, ook wel le parkour of PK genoemd, is een in Frankrijk ontstane discipline, waarin de deelnemers ('traceurs' genoemd) proberen hindernissen te overwinnen op een zo vloeiend mogelijke en snelle manier. Parkour kan vrijwel overal worden beoefend maar dit gebeurt voornamelijk in de buitenlucht.

Het doel van parkour is het verleggen van grenzen door middel van vele technieken om obstakels te overwinnen. Naast de fysieke kant, is de filosofie achter deze discipline - de vrijheid en het verleggen van grenzen - nog het allerbelangrijkst.

Inmiddels is parkour een internationaal geaccepteerde discipline geworden. Ook in Nederland en Vlaanderen wordt het beoefend. Parkour is gericht op de voorwaartse beweging.

Geschiedenis
Parkour stamt af van een ontsnappingstechniek uit de Vietnamoorlog. Het was een methode van Georges Hébert om zijn rekruten zo te trainen dat ze op elke situatie voorbereid waren. Een van Héberts rekruten was de Franse turner Raymond Belle. Deze legde zich ook na de oorlog toe op het zichzelf zo snel mogelijk van de ene naar de andere plek verplaatsen.

David Belle, Raymonds zoon, nam de interesse van zijn vader over. Op vijftienjarige leeftijd bedwong hij vele obstakels in de omgeving van Lisses. Later werd hij daarin gevolgd door mensen als Sébastien Foucan (bekend als oprichter van de sport Free running) en hedendaagse Yamakasi leden. Een avontuurlijk spelletje tussen vrienden groeide uit tot een discipline. David Belle's vriendengroep richtten een groep op: Yamakasi. Later werd de groep opgesplitst en gingen David Belle en Sébastien Foucan hun eigen weg. Er is ook al een game uit "FREE RUNNING". Je hebt ook een speciale muur in Lisses om op te parkouren.

Filosofie
Wat men vaak niet weet is dat er naast een fysieke kant ook een filosofische kant van Parkour is, dat je ook in het dagelijks leven obstakels leert overkomen, hierdoor leert een traceur zijn grenzen, waardoor hij zijn eigen zelfvertrouwen een steuntje in de rug kan geven. Bovendien brengt parkour de traceur respect voor de omgeving bij, omdat het gebouwen letterlijk van een heel andere kant leert bekijken. Een van zijn zinnen uit de discipline is love challenge, but hate competition: Zorg dat je leuk vindt wat je doet; ga je niet uitsloven want dan kan het fout gaan.

wiki (http://nl.wikipedia.org/wiki/Parkour)

http://www.youtube.com/watch?v=eaopu5W8Ryg (http://www.youtube.com/watch?v=eaopu5W8Ryg)


Konu Başlığı: Ynt: Video Of The Day
Gönderen: Zaman üzerinde 22 Nis, 2008, 10:14:04
Tool is opgericht in 1990 door zanger Maynard James Keenan, gitarist Adam Jones, drummer Danny Carey en de bassist Paul d'Amour. In 1992 brengen ze hun eerste EP uit: 'Opiate'. Hierop staan 6 nummers, waaronder de latere hit Hush en Opiate. Dit was de opstap naar hun eerste volwaardige album Undertow dat in 1993 uitkwam, met onder meer een gastoptreden van Henry Rollins. In datzelfde jaar stond Tool geprogrammeerd op het Amerikaanse muziekfestival Lollapalooza, waar zij veel bekijks trokken. Dit optreden zorgde er voor dat Undertow al snel een gouden plaat werd (later zou hij zelfs dubbel platina worden). In 1993 tourden ze door Nederland in het voorprogramma van Fishbone en stonden op Popwerk in Den Bosch en op de eerste editie van het Nederlandse festival A Campingflight To Lowlands Paradise. Op dit festival heeft Maynard James Keenan een van de twee keren in Europa samen met Rage Against The Machine live meegezongen met het nummer "Know Your Enemy". Op het gelijknamige album van Rage Against The Machine is Maynard James Keenan ook in dit nummer te horen. In september 1995 verliet Paul d'Amour de band en in november van hetzelfde jaar kwam de huidige bassist Justin Chancellor erbij. Een jaar later, 1996, kwam Tool met een nieuw album, Ænima. De titel is afkomstig van de gelijknamige hit op dit album. Ænima is een samentrekking van de Jungiaanse term anima(ziel) en enema, een anale douche ook wel darmspoeling genoemd. Ænima gaat dus over het rein worden van de ziel. In het nummer Ænima zingt Keenan over zijn verlangen naar de apocalyps, die Los Angeles zal schoonwassen van haar decadentie. Na Ænima was het een tijdje rustig rondom Tool, omdat de bandleden zich bezig hielden met andere projecten. Er gingen zelfs geruchten dat Tool uit elkaar zou gaan. Dit bleek onterecht in 2000, met de publicatie van de CD/video-box Salival, waar ook nieuw materiaal op stond. In 2001 kwam Tool helemaal terug met het succesvolle Lateralus. Onder andere de single Schism bereikte een groot publiek door hoog te scoren in de hitparades. Voor dit nummer ontving Tool een grammy in de categorie "Best Metal Performance". Ook het laatste album, 10,000 Days kan een succes worden genoemd. Het openingsnummer Vicarious, dat over televisieverslaving gaat, werd een succesvolle single. Het nummer The Pot werd eveneens als single uitgebracht. Opvallend op dit album is ook het bijna tien minuten durende Rosetta Stoned, wat over een man gaat die, door een LSD-trip, denkt dat hij ontvoerd was door aliens.
(wiki)

http://www.youtube.com/watch?v=L7fF1P3qwDE (http://www.youtube.com/watch?v=L7fF1P3qwDE)

Schism

I know the pieces fit
'Cause I watched them fall away
Mildewed and smouldering
Fundamental differing
Pure intention juxtaposed
Will set two lovers' souls in motion
Disintegrating as it goes
Testing our communication
The light that feuled our fire then
Has a burned a hole between us so
We cannot see to reach an end
Crippling our communication

I know the pieces fit
'Cause I watched them tumble down
No fault, none to blame
It doesn't mean I don't desire to
Point the finger, blame the other
Watch the temple topple over
To bring the pieces back together
Rediscover communication

The poetry
That comes from the squaring off between
And the circling is worth it
Finding beauty in the dissonance

There was a time that the pieces fit
But I watched them fall away
Mildewed and smouldering
Strangled by our coveting
I've done the math enough to know
The dangers of our second guessing
Doomed to crumble unless we grow
And strengthen our communication

Cold silence has
A tendency to
Atrophy any
Sense of compassion
Between supposed brothers
Between supposed lovers


I know the pieces fit
...


Konu Başlığı: Ynt: Video Of The Day
Gönderen: Zaman üzerinde 23 Nis, 2008, 09:51:36
23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI

Hepimize kutlu olsun!
 


(tr) (turkbayragi) (tr) (turkbayragi)  (tr) (turkbayragi)


BİZ DÜNYA ÇOCUKLARIYIZ

Bizler çiçekleriyiz
Umudun ve sevincin
Habercisiyiz biz
Gelen mutlu günlerin

Biz hepimiz kardeşiz
Her dünya çocukları
Kuracağız birlikte
Yaşanası dünyayı

Her ülkeden, her ırktan
Biz dünya çocukları
Verelim hep el ele
Dünyanın her yerinde

Haydi çocuklar gelin bizimle
Yürüyelim biz yarına
Haydi çocuklar gelin bizimle
Mutluluğa ve barışa

http://www.youtube.com/watch?v=1ocUwF3ElMg (http://www.youtube.com/watch?v=1ocUwF3ElMg)


Konu Başlığı: Ynt: Video Of The Day
Gönderen: Zaman üzerinde 01 May, 2008, 15:32:51
Shadow of the Holy Book (http://www.idfa.nl/nl/nieuws/laatste-nieuws/shadow-of-the-holy-book.aspx), de controversiële onderzoeksdocumentaire van Finse regisseur Arto Halonen en journalist Kevin Frazier, wordt dit jaar onder dezelfde titel gepubliceerd als boek. De documentaire volgt het onderzoek van Halonen en Frazier naar de handelsethiek van internationale coöperaties in Turkmenistan, een van de strengste dictaturen ter wereld waar schending van mensenrechten aan de orde van de dag is.

In 2001 publiceerde dictator Saparmurat Niyazov zijn eigen Ruhnama, oftewel ‘Boek van de Ziel’, een combinatie van deels verzonnen mythen, gedragregels en odes aan zichzelf. Het werd meteen na verschijnen verplicht gestelde lectuur voor alle burgers én alle westerse bedrijven die zaken willen doen met Turkmenistan. Turkmenistan heeft een enorme voorraad gas en olie en vormt een belangrijke doorgang voor grondstoffen van Azië naar Europa.

Alleen ondernemingen die de Ruhnama in hun eigen taal vertalen, krijgen toegang tot het land. Veel westerse bedrijven bleken bereid in zee te gaan met de dictatuur. Regisseur Arto Halonen onderzoekt, samen met bevriende Amerikaanse journalist Kevin Frazier, om welke bedrijven het gaat en hoe zij hun ethische verantwoordelijkheid ontlopen. Tegelijkertijd werpen gesprekken met bannelingen licht op een ontluisterende politieke situatie.

Uitgeverij Like Publishing Ltd brengt het boek komende herfst in zowel een Finse als Engelstalige versie op de markt. De geschreven variant van de film verschaft een dieper inzicht in de rol van verschillende multinationals binnen de context van internationale handelsethiek. Sinds de wereldpremière van de film tijdens IDFA 2007 is er vooral meer informatie aan het licht gekomen over de relatie tussen het Finse bedrijf Nokia en Turkmenistan: deze connectie zorgde eerder dit jaar al voor veel opschudding in Finland en zal in het boed voor het eerst in detail worden besproken.

Shadow of the Holy Book werd genomineerd voor de Joris Ivens Award.

http://nl.youtube.com/watch?v=OKu7eb_-NL4 (http://nl.youtube.com/watch?v=OKu7eb_-NL4)

http://www.turkmenistan.gov.tm/ruhnama/ruhnama-eng.html (http://www.turkmenistan.gov.tm/ruhnama/ruhnama-eng.html)

(http://neatorama.cachefly.net/images/2007-06/turkmenbashi-giant-ruhnama-book.jpg)
Het 'Ruhnama'-exemplaar in Ashgabat, de hoofdstad van Turkmenistan.

Gurbanguly Berdimuhammedow (http://nl.wikipedia.org/wiki/Gurbanguly_Berdimuhammedow)
Uit Wikipedia, de vrije encyclopedie

Gurbanguly Mälikgulyıewiç Berdimuhammedow (Russisch: Гурбангулы Мяликгулыевич Бердымухаммедов; Goerbangoely Mjalikgoelyjevitsj Berdymoechammedov) (29 juni 1957) is de huidige president van Turkmenistan. Tijdens de regeerperiode van Saparmurat Niazov (http://nl.wikipedia.org/wiki/Saparmurat_Niazov) was hij vicepremier. Daarvoor was hij tandarts en minister van gezondheidszorg. Verschillende bronnen melden dat hij een buitenechtelijke zoon van Niazov zou zijn. Andere bronnen trekken dit echter in twijfel omdat Niazov slechts 16 jaar oud was toen Berdimuhammedow werd verwekt en er een groot lengteverschil tussen beiden bestaat (Niazov was 1,66 meter lang en Berdimuhammedow bijna 2 meter).

Na de plotselinge dood van Niazov werd Berdimuhammedow door de nationale veiligheidsraad tot president ad interim uitgeroepen.

Volgens ITAR-TASS meldde de veiligheidsraad dat Öwezgeldi Ataıew, die als voorzitter van het parlement (de 50 leden tellende Majlis) de nieuwe president had moeten worden, niet was benoemd omdat er een strafzaak tegen hem was aangespannen. De hoogste wetgevende macht van Turkmenistan, de 2500 man tellende, deels door Niazov benoemde, Halk Maslahaty (volksraad), besloot op 26 december dat de verkiezingen voor een nieuwe president zouden worden gehouden op 11 februari 2007. De kandidaten die wilden deelnemen, moesten door de Mejlis worden goedgekeurd. Volgens Berdimuhammedow zouden de verkiezingen gehouden worden "op een democratische basis zoals door de grote leider [Niazov] is gelegd". De belangrijkste oppositiekandidaat was door de Mejlis uitgesloten van deelname. Volgens de grondwet was Berdimuhammedow als interimpresident uitgesloten van deelname aan de komende verkiezingen, maar de volksraad heeft deze bepaling weggenomen en moedigde iedereen aan om op hem te stemmen.

Op 14 februari 2007 werd bekendgemaakt dat Berdimuhammedow bij de verkiezingen 89,23% van de stemmen had behaald, bij een opkomst van 95%. Hij werd meteen ingehuldigd. Verschillende internationale organisaties zeiden dat de verkiezingen vrij noch eerlijk waren en dat op grote schaal was gefraudeerd.




Konu Başlığı: Ynt: Video Of The Day
Gönderen: Fuzûlî üzerinde 21 Eyl, 2008, 10:32:37
Ayo - Down on my knees

Do you really think she can love you more than me, do you really, really think so
Do you really think she can give you more than me, baby I know she won't
Cause I loved you, unconditionally, I gave you even more than I had to give
I was willing for you to die, cause you were more precious to me, than my own life

Down on my knees, I'm begging you, Down on my Knees, I'm begging you,
Down on my Knees, I'm begging you, Please, please don't leave me

I won't believe that you really, really, wanna leave me, just because of her
Have you forgot about, all the thing, we've been through, she was not the one, who was there for you

See, I loved you unconditionally, I gave you even more than I had to give
I was willing for you to die, cause you were more precious to me, than my own life

Down on my knees, I'm begging you, Down on my Knees, I'm begging you,
Down on my Knees, I'm begging you, Please, please don't leave me

Don't leave me, I'm begging, I love you, I need you, I'm dying, I'm crying, I'm begging
Please love me
I love you, I love you, I'm begging, polease love me, I'm begging, I'm begging
Please don't leave me no, no, no, no, no

Down on my knees, I'm beggïng you....



Even if you've gone through the hardest time, it's important to remember how to enjoy life - don't lose track of what motivates
you and keeps you going. You can survive on the outside and cry on the inside. - Ayo -


http://www.youtube.com/watch?v=NZOJsIlAgpE


Konu Başlığı: Ynt: Video Of The Day
Gönderen: Fuzûlî üzerinde 22 Eyl, 2008, 17:46:32
Yasemin Mori - Aslinda bir konu var

aslında bir konu var..
neden konuşamayız?
neden hep suskunsun?
ben güzelim kadınlar berbat!
neden buna gülmezsin?
neden hep mutsuzsun?
sorular sorunca dersin ki,
neden çocuksun neden büyümezsin?
elimde cevabım yok!
olsa neye fayda, yüzün bana dönmez ki..

ağzımda hep tadı var,
üzüm gibi paslı bitince gitmez!
hem yarası hem dikeni var!
batırır beni de yaralar,
acıtır sabahlarımı..

birileri var birileri var
birileri yine sarhoş!
birileri yaz birileri kış
birileri önce!
birileri bize apaçık, birileri pişman!
birileri bize çok acı!
birileri çok acı!
birileri bize çok acı getirdiler!
birileri farkında birileri farketmedi!
birileri sağ birileri sol birileri farketmedi!
o da bunu görmedi!
bu da sana hiç yetmedi...

üçgen gezegenleri meşhur cinayetleri
yine onu vurdular yine ona bam!
yine geri sar, yine sarhoş
yine benden uzak kalmış!
beni terketmedi, beni bırakıp gitmedi!

bir yanı tura bir yanı yazı,
bir yanı da bana kalmış!
yine ona ne güzel seslendiler...
yine gözü apaçık, gözleri apaçık!
birileri bize çok acı çektirdiler!

 

http://www.youtube.com/watch?v=Mi5uCz8QQno


Konu Başlığı: Ynt: Video Of The Day
Gönderen: Zaman üzerinde 14 Eki, 2008, 23:03:26
Danalı Bebek
 
Dandini Dandini Danalı Bebek
Mini Mini Elleri Kınalı Bebek
Annesi Babası Çok Sever
Uyur Büyür Nazlı Bebek

Dandini Dandini Dastana
Danalar Girmiş Bostana
Kov Bostancı Danayı
Yemesin Lahanayı

Dandini Dandini Danadan
Bir Ay Doğmuş Anadan
Kaçınmamış Yaradan
Mevlam Korusun Nazardan  


http://www.youtube.com/watch?v=gNWGnTtKZwA (http://www.youtube.com/watch?v=gNWGnTtKZwA)


Konu Başlığı: Ynt: Video Of The Day
Gönderen: Fuzûlî üzerinde 20 Eki, 2008, 20:52:11
Yalin - Kalamadim 

İçim sızlıyor doğru
Ama sana git demekten başka yol mu var
Onların doğrularıyla büyürken
İçine hayat çekmek değil kolay
Sesim çıkmıyor doğru
Ama bağırsam kime ne faydası var
Bedelli mutluluklar düzeninde
Yüreğe güvenmek değil kolay
Gerçeğin kenarından hayatın düzenine
Bir yol bulup ben akamadım
Bugün budur pencere yarın kışla yüzleşince
Çok üzgünüm kalamadım  

http://www.youtube.com/watch?v=yi7Nf7Zu4uQ


Konu Başlığı: Ynt: Video Of The Day
Gönderen: Fuzûlî üzerinde 26 Eki, 2008, 20:24:23
Mika - Lollipop

Hey, what's the big idea?

Yo Mika.

I said,
Sucking too hard on your lollipop,
Or love's gonna get you down,
I said,
Sucking too hard on your lollipop,
Or love's gonna get you down.

Sucking too hard on your lollipop,
Or love's gonna get you down,
Sucking too hard on your lollipop,
Or love's gonna get you down.
Say love, say love,
Or love's gonna get you down.
Say love, say love,
Or love's gonna get you down.

I went walking in with my mama one day,
When she warned me what people say,
Live your life until love is found,
'Cause love's gonna get you down.
Take a look at the girl next door,
She's a player and a down right whore,
Jesus slows up, she wants more,
Oh bad girls get you down.

Singing,
Sucking too hard on your lollipop,
Or love's gonna get you down,
Sucking too hard on your lollipop,
Or love's gonna get you down.
Say love, say love,
Or love's gonna get you down.
Say love, say love,
Or love's gonna get you down.

Mama told me what I should know,
Too much candy gonna rot your soul,
If she loves you, let her go,
'Cause love only gets you down.
Now take a look at the boy like me,
Never stood on my own two feet,
Now I'm blue, as I can be,
Oh love couldn't get me down.

Singing,
Sucking too hard on your lollipop,
Or love's gonna get you down,
Sucking too hard on your lollipop,
Or love's gonna get you down.
Say love, say love,
Or love's gonna get you down.
Say love, say love,
Or love's gonna get you down.

I went walking with my mama one day,
When she warn me what people say,
Live your life until love is found,
Or love's gonna get you down.

Singing,
Sucking too hard on your lollipop,
Or love's gonna get you down,
Sucking too hard on your lollipop,
Or love's gonna get you down.
Say love (say love), say love (say love),
Or love's gonna get you down.
Say love (say love), say love (say love),
Or love's gonna get you down.

Mama told me what I should know,
Too much candy gonna rot your soul,
If she loves you, let her go,
'Cause love only gets you down.

Whoa-oh, whoa-oh, whoa-oh, lollipop.
Whoa-oh, whoa-oh, whoa-oh, lollipop.
                           
Sucking too hard on your lollipop,
Or love's gonna get you down,
Say,
Sucking too hard on your lollipop,
Or love's gonna get you down





Konu Başlığı: Ynt: Video Of The Day
Gönderen: Fuzûlî üzerinde 07 Kas, 2008, 22:49:03
Emre Aydın "Avrupa'nın en iyi sanatçısı" ödülünü kazandı!

MTV Avrupa Müzik Ödülleri'nde Emre Aydın, tüm ülke birincilerini sollayarak birinci olmayı başardı. İngiltere birincisi, dünyaca ünlü şarkıcı Leona Lewis’i bile sollayan Emre Aydın artık Avrupa’nın En İyi Sanatçısı...

En iyi Türk sanatçı ödülü’nün sahibi olan Emre Aydın Liverpool’da, Avrupa'nın en büyük müzik ödül töreni olarak kabul edilen “MTV Avrupa Müzik Ödülleri” töreninde, 06 Kasım Perşembe gecesi açıklanan oylama sonucunda “AVRUPA’NIN EN İYİ SANATÇISI” olmayı başardı ve dünyaca ünlü yıldızlar; Beyoncé Knowles, The Killers, Kid Rock, Duffy, Pink, Take That, Tokio Hotel, SugaBabes, Solange Knowles, Grace Jones ile aynı sahneyi paylaşma şansını elde etti…

En İyi Sanatçı'nın kimin olacağını belirlemek için 12 Ekim 2008 tarihinden bugüne tüm dünyadan gelen oylarla MTV Türkiye’nin adayı Emre Aydın Avrupa’nın Fatihi olmayı başardı. Bu yolda önce Hadise, Sagopa Kajmer, Hayko Cepkin, Hande Yener' i eleyerek MTV Türkiye birincisi olamayı başaran Emre Aydın, katılan 21 Avrupa ülke birincilerini bile geride bırakarak “Avrupa’nın En İyi Sanatçısı” oldu.

Emre Aydin - Afili yalnizlik

Ölsem, ölsem, ölsem... hemen şimdi
Kaçsam, gitsem, kaçsam... tam da şimdi

Bu kez pek bir afili yalnızlık
Aldatan bir kadın kadar düşman
Ağzı bozuk üstelik... bırakmıyor acıtmadan
Bu kez pek bir afili yalnızlık
Ağlayan bir kadın kadar düşman
Tuzaklar kurmuş üstelik
Bırakmıyor acıtmadan

Bitiyorum her nefeste
Ne halim varsa gördüm
Çok koştum, çok yoruldum
Ve şimdi ben de düştüm....


Sövdüm, sövdüm, sövdüm ben dünyaya
Acılara, sokaklara, ait olmaya, insanlara

Bu kez pek bir afili yalnızlık
Aldatan bir kadın kadar düşman
Ağzı bozuk üstelik... bırakmıyor acıtmadan
Bu kez pek bir afili yalnızlık
Ağlayan bir kadın kadar düşman
Tuzaklar kurmuş üstelik
Bırakmıyor acıtmadan

Bitiyorum her nefeste
Ne halim varsa gördüm
Çok koştum, çok yoruldum
Ve şimdi ben de düştüm...

Değmezmiş hiç uğraşmaya
Bu kez mecalim yok hiç dayanmaya... dayanmaya...

Bitiyorum her nefeste
Ne halim varsa gördüm
Çok koştum, çok yoruldum
Ve şimdi ben de düştüm...


Konu Başlığı: Ynt: Video Of The Day
Gönderen: elaman üzerinde 24 Kas, 2008, 21:50:20
Eerste Sneeuw
(Jan de Wilde)


Ik werd heel langzaam wakker, ik wreef m'n ogen uit,
ik werd heel langzaam wakker, ik wreef m'n ogen uit,
ik kon het niet geloven, maar voor de vensterruit,
viel zacht naar beneden, de eerste sneeuw.

Mijn mama kwam naar boven, 't Is tijd om op te staan,
mijm mama kwam naar boven, kom trek je kleren aan,
mama, lieve mama, kijk eens naar beneden,
ga je met mij mee, in de eerste sneeuw.

Kijk eens naar omhoog en kijk
de lucht is grijs en zit vol vlokken
'k wou dat dit kon blijven duren
dat het nooit meer zou stoppen.
'k Voel me zo gelukkig in de eerste sneeuw,
'k Voel me zo gelukkig in de eerste sneeuw.

Waar is mijn wollen muts nu, waar is mijn dikke sjaal,
waar is mijn wollen muts nu, waar is mijn dikke sjaal,
en ergens in de kelder ligt toch nog die slee,
papa moet me duwen door de eerste sneeuw.

Kijk eens naar omhoog en kijk
de lucht is grijs en zit vol vlokken
'k wou dat dit kon blijven duren
dat het nooit meer zou stoppen.
'k Voel me zo gelukkig in de eerste sneeuw,
'k Voel me zo gelukkig in de eerste sneeuw.

Nu twintig jaren later, heb ik geen zin om op te staan,
nu twintig jaren later, kijk ik weer uit het raam,
mijn mama zal niet komen, mijn mama is lang dood,
ze ligt al lang beneden, in de eerste sneeuw.

Kijk eens omhoog en kijk de lucht is grijs en zit vol vlokken.
'k Wou dat dit kon blijven duren,
dat het nooit meer zou stoppen.
'k Voel me zo alleen in de eerste sneeuw,
'k Voel me zo alleen in de eerste sneeuw,
in de eerste sneeuw

http://www.youtube.com/watch?v=C4lb5vlk5gA&eurl=http://www.aman.be/index.php?


Konu Başlığı: Ynt: Video Of The Day
Gönderen: Fuzûlî üzerinde 01 Ara, 2008, 19:28:37
The Secret reveals the most powerful law in the universe. The knowledge of this law has run like a golden thread through the lives and the teachings of all the prophets, seers, sages and saviors in the world's history, and through the lives of all truly great men and women. All that they have ever accomplished or attained has been done in full accordance with this most powerful law.

Without exception, every human being has the ability to transform any weakness or suffering into strength, power, perfect peace, health, and abundance.

Rhonda Byrne's discovery of The Secret began with a glimpse of the truth through a 100 year old book. She went back through centuries, tracing and uncovering a common truth that lay at the core of the most powerful philosophies, teachings and religions in the world.

What Rhonda discovered is now captured in The Secret, a film that has been viewed by millions around the world. The Secret has also been released as an audio-book and printed book with more than six million copies in print.

The Secret explains with simplicity the law that is governing all lives, and offers the knowledge of how to create - intentionally and effortlessly - a joyful life.  This is the secret to everything - the secret to unlimited happiness, love, health and prosperity.

This is the secret to life.


Bron : http://www.thesecret.tv/


Konu Başlığı: Ynt: Video Of The Day
Gönderen: FeNeRLee üzerinde 15 Oca, 2009, 20:15:15
Affiniza siginarak günün videosuna bir ekleme yapmak isterim müsadenizle tabii.

Seyma - Ben Filistinli çocuk
Ben Filistinli çocuk;
Yoksul aç,Bir dilim ekmeğe,Bir yurdum suya muhtaç.
Ben Filistinli çocuk;
Açsa güzel çiçekler, Görmez gözüm
Bana silah uzanır, Gül ve çiçek yerine...
Burada gül değil, Gülleler vardır.
Ben Filistinli çocuk;
Unuttum oynamayı, Unuttum oyuncakları
Bir tek oyun var bildiğim; Sapanla savaşmak...
Silahtan başka,oyuncak da görmedim zaten..
Ben Filistinli çocuk;
Doğduğumda kendimi savaşın içinde buldum.
Gözümden yaş değil, Kan gelir...
Ben dövüşürüm, Zulmün tankına karşı.
Oyun nedir? Tatmadım ben,
Benim oyunum savaşmak,
Hem oyunda vurulursan;
'EBE' olunur.
Ben oynarken, Şehit olurum...
Ben Filistinli çocuk;
Ne zaman duyulacak feryadım?
Ne zaman duyulacak ahım!!
Ne zaman!...
Ne zaman yok artık,Düşünecek vakit de!...
Sen okula başladığında, Ben savaşta olacağım.
Kitap,defter görmedim.Kuş nedir?Çiçek nedir?Ninni nedir?Sevgi nedir?BİLMEDEN!!...
Ben Filistinli çocuk;
Söyleyin, söyleyin!
Nedir benim günahım?...
Ne zaman duyulacak ahım!
Ne zaman !...
Vatanında garip esir,
Gülmeyi unutmuş...
Gözlerinden boncuk boncuk,
Yaş değil KAN gelen
Çocuklar da olduğunu bilmenizi isterim.
Ey yeryüzü çocukları!..
İnsanlık ölmesin diyenler!...
Kardeşsek eğer;
Gelin de!...
Beraber gülelim,
Beraber oynayalım,
Beraber yaşayalım...
[/b][/b]
http://nl.youtube.com/watch?v=Aoj1ZSjtYX8


Konu Başlığı: Ynt: Video Of The Day
Gönderen: Devourment üzerinde 04 Nis, 2009, 01:36:55
Anathema : One Last Goodbye
http://www.youtube.com/watch?v=IfGgKApO_6g

How I needed you
How I grieve now you're gone
In my dreams I see you
I awake so alone

I know you didn't want to leave
Your heart yearned to stay
But the strength I always loved in you
Finally gave way

Somehow I knew you would leave me this way
Somehow I knew you could never, never stay
And in the early morning light
After a silent peaceful night
You took my heart away
And my being

In my dreams I can see you
I can tell you how I feel
In my dreams I can hold you
And it feels so real

I still feel the pain
I still feel your love
I still feel the pain
I still feel your love

And somehow I knew you could never, never stay
And somehow I knew you would leave me
And in the early morning light
After a silent peaceful night
You took my heart away
Oh I wish, I wish you could have stayed